delete

Kelebek ve Papatya

Kelebek ve Papatya

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. ıçinden “Ne muhteşem bir çiçek” diye geçirmiş.Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.”Merhaba” demiş papatyaya, “sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.”. Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve “Merhaba” demiş, “bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.”.

Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve “Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek” demiş.
Papatya buna bir anlam vermemiş. “Neden” demiş. “Yoksa benim yanımda mutsuz musun?”. “Hayır” demiş kelebek. “Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim.”Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya “Seni seviyorum” diyebilmiş ancak.
Papatya donakalmış. Sadece “Bende…” diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. ıçinden “Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim.”diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış.
Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.Her düşen yaprakta papatya, içinden “seviyormuş” diye geçirmiş.İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye…

delete

Yaşanmış bi Hikaye…

Bir sabah okula her zaman geç kalan öğrenci yine geç kalıyor.Tahtada bir soru. Öğretmen bütün verdiği ödevleri tahtaya soru olarak yazdığı içinde öğrenci bu soruyu ödev sanarak bir kağıda yazıyor ve sırasına geçiyor.Eve gidiyor.Ödev aklına geliyor ve sorunun önüne geçiyor.Soruya yaklaşık 1-2 saatini veriyor ama yapamıyor en iyisi ben bu ödevi yarın sağlam kafayla yapayım diyor ve oyun oynamaya gidiyor.Ertesi gün geliyor oturuyor başlıyor soruyu çözmeye.Tam 3 saatin sonunda soruyu çözüyor ve temiz bir kağıda geçiriyor.
Ertesi gün okula yine geç kalıyor.Öğretmen masasının üstünde ödevler var.Sınıfın kuralı öğretmen gelmeden önce masaya koyuluyor.Öğrenci sırasına doğru giderken kağıdı masaya bırakıyor.Aradan 2 hafta geçiyor ve öğretmen öğrencinin yanına geliyor.Öğrenci korkuyor acaba ödevi yanlış mı yaptım diye.Ama bu korku boşuna.Öğretmen öğrenciye sarılıyor ve ekliyor:
-Oğlum sen nasıl yaptın bu soruları

Öğrenci:
-Ödev verdiniz bende yaptım

Öğretmen:
-Olum Bu Sorular Dünyada gelmiş geçmiş hiç bir bilimadamının cözemediği sorular sen bunları nasıl cözdün…

Öğrenci:
-Ben bunları ödev biliyordum cok calıstım yaptım…

Bu hikaye başından geçen adam dünyanın en ünlü matematikçisi oluyor ve giuness rekorlar kitabına girmeyi hak kazanıyor…

Ama öğrenci sınıfa 5 dk daha önce gelip bu sorunun dünyanın en zor sorusunun olduğunu bilseydi bu soru için en fazla yarım saat uğraşıp bırakıcaktı ve bu ünü kazanamıyacaktı…

Bu olay kimin başından geçti unuttum ama adam şuan yaşıyor ve matematik konusunda bir çok yeni konular geliştirmiş bir adam…

delete

Saatin Tarihi

Saatin tarihiSaatlere anlamlar yükleyip modern hayatın bizi nasıl kıskıvrak yakaladığından filan şikâyet etmeye hakkımız yok, dünyadaki ilk günlerinden beri insanlar bir şekilde zamanı ölçmeye çalışmışlar. Yani aynen saçlarımız gibi saate olan merakımız da atalarımızdan miras kalmış. Güneşin gökyüzündeki hareketlerine bakmışlar, gölgeleri izlemişler, üzerinde işaretler olan ve yandıkça işaretleri silinen mumlar denemişler, yağı bittikçe zamanın geçtiğini anlatan gaz lambaları ve kum saatleri yapmışlar. Uzak Doğu’da, yakılan tütsünün ne kadarının bittiğine bakılırmış.

Su saatleri, hava bulutlu olduğunda çalışmam diye tutturmadığından daha tutarlı ölçümler yapılmasını sağlamış. İlk su saati, milattan önce 1500’de gömülen firavun 1. Amenhotep’in mezarında bulunmuş. Antik Yunanistan’da da milattan önce 325’ten beri su saatleri yapılırmış. Yunanlar, su saatine “su hırsızı” dermiş. Taştan yapılan su saatlerinin içine işaretler kazınırmış ya sürekli aynı hızda damlayan suyun içlerine dolmasıyla ya da içlerindeki suyun boşalmasıyla zamanı bildirirlermiş.

Başka bir su saati de su dolu bir küvetin içine altı delinmiş metal bir kova konarak çalışıyormuş. Minik delikten su almaya başlayan kova, batmaya başlıyor ve belirli bir zaman sonra tamamen batıyormuş. Su saatleri, önceden sadece geceleri kullanılırmış ama güneş saatlerinden daha güvenilir oldukları anlaşıldıktan sonra gündüzleri de kullanılır olmuş. Tabii bunu düşünenler yanılıyormuş, bunun anlaşılması uzun sürmemiş.

Suyun akışını belli bir tempoda tutmak, o zamanın teknolojisiyle çok zor olduğundan, suyun miktarına göre zaman belirleyen mekanizmalardan kısa sürede vazgeçilmiş ve daha tutarlı sistemler aranmaya başlanmış. Modern teknolojinin artık devreye girmesi gerekiyormuş. Bir süre modern su saatleri de yapılmaya çalışılmış ama geleceğin mekanik saatlerde olduğu sonunda anlaşılmış.

Quartz kristalli saatler, hâlâ popüler ve ucuzdur. Fiyatlarına göre başarılıdırlar ve arada bir biraz geç kalsalar da herkesin koluna takabileceği saatlerdir. Üstelik atalarına göre epey gelişmişlerdir. Örneğin, ilk mekanik saatlerde bırakın saniyeyi, dakika bile yoktu. 12 saatte bir başa alınmaları ve kurulmaları gerekiyordu. Saatlerin taşınmasının sebebi zamanı göstermeleri değil, şık kabul edilmeleriydi ve ilk mekanik saatler, saati pek de doğru düzgün gösteremiyordu. Duvar ve masa saatlerinde başarı sağlanmıştı ama o devasa mekaniği taşınabilir hale getirmek için güvenilirlikten feragat ediliyordu. Saatin gelişimini, 1500’lerden başlayıp önemli tarihleri sayarak kısaca özetleyebiliriz. Kaç dakikada okuduğunuzu kolunuzdaki saate bakarak ölçebilir sonra da ironiyi kavrayıp keyiflenebilirsiniz.

Saatin tarihi1524’te Alman kilit ustası Peter Henlien, tarihte bilinen ilk kurmalı saati üretti. O zamana kadar mekanizmaları çalıştırmak için sürekli yer değiştirilen ağırlıklar vardı. Kurmalı saatler, yayları gevşedikçe zamanı göstermemeye başlıyordu ama onların sayesinde taşınabilir saatler üretilmeye başlandı.

1550’lerde piyasada Almanya ve Fransa üretimi saatler dolaşmaya başlamıştı. 1575’te İsveç ve İngiliz üreticiler ortaya çıktı. Saat, zamanı gösteren bir araç değil, yeni ortaya çıkmış bir modaydı henüz. Çelikten yapılan iç mekanizmalar, bu yıllardan sonra pirince dönüşmeye başladı. Yine de saat denince, istediği zaman duran, istediği gibi hata yapma hakkını kendinde gören zımbırtılar akla geliyordu. Buna rağmen eski sistemlere dönülmüyordu, parası olan herkes bir saat alıyor, saati olmayan komşular ayıplanıyordu. Yine de saati bir arzu nesnesi haline getiren bu teknolojik gelişmeler değil, 1600-1675 arasındaki şekilsel yeniliklerdi. Dedik ya saat hâlâ bir aksesuar olarak görülüyordu.

Saatin tarihi1600’den sonraki değişiklikler bu görüşü değiştirmedi. Teknikten çok görünüşü değiştirirseniz, yani tribüne oynarsanız böyle olur haliyle. Artık saatlere mücevher gözüyle bakılıyor, yatırım için saat alınıyordu. Basit bir kutudan yuvarlak, silindir şekillere geçilmiş, altına üstüne değerli madenlerden şapkalar takılmıştı. Sonradan metal kısımların yerine kristal parçalar eklenmişti, metal kalanların da altın olmasına dikkat ediliyordu. Kristal kapaklar, kapağı kaldırmadan saati görmeyi de sağlıyordu ama bu kadar parıltılı göründükten sonra kimin umurunda.

1656’da ilk sarkaçlı saat üretildi. Sarkaç mantığını Galileo’nun bulduğu düşünülür, hatta çizdiği ama yapamadığı bir tasarımı olduğu söylenir. 1660’da saatler sadeleşme eğilimine girdi, şıkır şıkır saatler artık kadın saatleri olarak görülüyordu. 1675’te teknik iyileştirmeler yapıldı, artık saatiniz bir günde birkaç saat değil, sadece birkaç dakika sekiyordu. Böylece saatin kadranına dakikalar çizilip saate yelkovan eklendi. İngiltere kralı, saatini yerleştirmek için cepler diktirdiği yeleğiyle ilk kez halkın önüne 1675’te çıktı.

1704’te Dullier adında bir üretici, pirinç parçaların bazılarını mücevherlerle değiştirmeyi denedi. Sonuç, ucuzlama trendine giren saatler arasında fiyatıyla soyluların iştahını kabartan yeni bir alternatifti. Bugün yüksek fiyatlarla satılan prestijli saatlerin ilki diyebiliriz sanırız Dullier’e. 1725’te ucuz saatlerin bir yerine de kıymetli taş koyma modası başlayıp bir süre devam etti. 1750’de ilk kez bir üretici saate kendi ismini verip marka yaratmaya kalktı.

Saatin tarihi1721’de George Graham’in yaptığı sarkaçlı saat, günde sadece bir saniye şaşıyordu. 1761’de John Harrison’ın yaptığı saat o kadar dakikti ki deniz yolculuklarındaki ölçümlerde kullanılmaya başlandı. İngiliz hükümeti, bu başarısını, bu zamanın parasıyla 10 milyon dolar vererek ödüllendirdi. Bu saat, günde saniyenin beşte biri kadar şaşıyordu.

1800’lere kadar bol mücevherli ve işlev açısından birbirinden farksız saatler üretilmeye devam edildi. 1800’de ilk kez bir cep kronometresi yapıldı, yani saniye ilk kez cebe girdi. 1850’de Amerika’da ilk kez seri üretim saat yapılmaya başlandı.

1952’de ilk kez kurulmayan bir saat üretildi, bu saat, “pil” denen mucize sayesinde çalışıyor ve hiçbir kurmalı saatin ulaşamadığı dakikliğe ulaşıyordu. 1970’de elektronik saatler piyasada ilk kez görüldü. Bugün uzaktan kumandalı, MP3 çalan, fotoğraf çeken saatler var. Tabii bu da yetmiyor, hepimiz büyük heyecanla Dick Tracy ve Batman’in her tarafından bir şeyler çıkan saatlerini bekliyoruz.

delete

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

Korkmayın, bu dosyayı hazırlarken sizi profesyonel bir fotoğrafçıya, bir hobi canavarına, yaptığı işi biraz fazla ciddiye alıp tüm hafta sonunu karanlık odada geçiren ve MSN’de favori fotoğraf filminin ismini nick olarak kullanan bir tipe döndürmeye niyetlenmedik. Tek niyetimiz partilerinizin, seyahatlerinizin fotoğraflarını layığıyla çekmenize yardımcı olmak. Bu arada arkadaşlarının en rezil hallerini daha başarılı bir şekilde tarihe kazandırmak için bu rehberi suistimal edenlere ise hiçbir şey diyemiyoruz!

Sonradan unutulmayacak bir anı nasıl kaçırdığınızı fark edip oflayıp puflamamak için işin birkaç ince kuralını bilmeniz gerek. Bu yazıdan sonra kırmızı gözler, kaymış planlar ve hayalet gibi görünen portreler çekerseniz (bir hayaleti çekmeye çalıştığınız durumlar dışında) hiçbir mazeretiniz olmayacak.

Hala filmli makine kullanıyorsanız ya televizyonu da siyah beyaz, en azından kumandasız olan bir teknoloji düşmanısınız ya da dijital makinelerden, fotoğraf filmlerinden aldığı tadı alamadığını söyleyen ukala bir fotoğrafçı. Aynen hala plaktan CD’ye geçememiş müzik dinleyicileri gibi.

Dijital makinelerin filmli olanlara göre üstünlükleri saymakla bitecek gibi değil. Kullanım kolaylığı, fotoğrafların kolayca yayınlanması, sonucu anında görme, image editing programlarının rahatlığı, filmdeki gibi kayıpların olmaması, ucuzluğu, “ya laboratuarda filmimi bozarlarsa” endişesini yok etmesi gibi avantajları var. Üstelik dijital makinelerin filmli olanlar kadar başarılı sonuçlar alamadıkları iddiaları da beş yıl öncede kaldı; yeni makineler inanılmaz. Biz bu yazıda sadece dijital makinelerden bahsedeceğiz, üzgünüz.

1. Kameranızı tanıyın: En şahane kamerayı aldınız, eve koşup kutusunu yırtıp açtınız, sonra da kurcalamaya başladınız. 100 sayfalık kılavuza şöyle bir baktınız, sonra nereye koyduğunuzu bile unuttunuz. Tanıdık bir sahne mi? işte şimdi o kılavuzu bulmanız gerek. Eğer bir kamera aldıysanız, verdiğiniz paranın karşılığını almanız için yapabildiklerini ve yapamadıklarını bilmeniz şart. Yoksa durumun çek-at makine almaktan ne farkı kalır? O kadar para bayıldınız diye düğmeye bastığınız anda en harika fotoğrafın ekranda belireceğinden emin olmayın. En ucuz makine ile en şahane fotoğrafları çekerken en kral Nikon ile beş para etmeyen bulanık sonuçlar alabilirsiniz. Aradaki değişkene biz “bilgi beceri” diyoruz. Makinenin ayarlarını, pozlama yapmayı, flaşı kontrol altında tutmayı bilmeniz gerek. Bu ayarlar makineden makineye değişir ve bu bilgileri en sağlıklı edinebileceğiniz yer de makinenin kendi kılavuzudur. Bir miktar bilgi ve bolca heves ile en kıytırık makineden bile şahane sonuçlar alabileceğinize emin olun.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları2. Aksesuarlarınızı hazır tutun: Dijital kameralar birer pil canavarıdır. En az 2000 miliamperlik piller almalısınız ve en az iki setiniz olmalı. En az diyoruz farkındaysanız, fazlası her zaman iyidir. Pilleriniz daima şarjlı olmalı. Şarj için makinenizi kullanacağınız zamanı beklemenize gerek yok, doldurup çantasına atıverin. Aynı şekilde hafıza kartını boşaltmaya üşenirseniz son anda evden çıkarken bilgisayara takmanız gerekebilir, bu da gideceğiniz yere en az 10 dakika geç kalacağınız anlamına gelir. Gideceğiniz yer bir partiyse fark etmez ama sizi tatile götürecek otobüsse işler karışabilir.

3. Flaş; kontrolsüz güç güç değildir: Dijital fotoğrafçılıkta sizi batıracak ya da çıkaracak yegane değişken çoğu zaman flaştır. En uygun olan, makinenin flaşını iptal edip harici bir flaş kullanmaktır ki kendimizi kandırmayalım, biz de dahil kimse bunu yapmaz. O halde doğru kullanımı bilmek gerekir. Ne yazık ki bu işin yüzde 50′si makinenizi tanımaksa yüzde 50′si de deneyimdir.

İç mekanlarda flaş kullanmak çoğu zaman doğal olmayan ten renkleri görüntülemenize neden olur ama gerekli olduğu zamanlar da vardır; yani şurada flaş kullanılmaz ama burada kullanılır diye kaideler yok anlayacağınız. Kullandığınız diyafram ayarından haberdar olacak kadar kendinizi geliştirdiğinizde (ki bu kadar gelişmek durumundasınız) makinenizin flaş gücünü kitapçığından öğrenerek daha ustaca sonuçlar alabilirsiniz. Flaş gücünü enstantane hızına bölerseniz flaşın kaç metreye kadar aydınlatabileceğini öğrenirsiniz.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

4. LCD ekranı kapatmak: Zaman zaman LCD ekranı kapatmak, pil ömrü açısından faydalı olacaktır. Kameranızın açılma süresi uzunsa, makineyi kapatmak yerine ekranı kapatmayı deneyebilirsiniz. Makineniz özelliğine göre zaten bir süre sonra uyku moduna geçecektir ancak çekmeniz gereken bir şey olduğunda çok daha hızlı açılacaktır. Boşa flaş patlatmak da pil ömrünü epey azaltan sebeplerden.

5. Beyaz ayarı, tabii yaa!: Bazen fotoğraflarınızın soğuk, mavimsi bir tonu olduğunu fark ettiniz mi? Nedeni mi? Aferin, bir insan makinesini bu kadar bilmez. Neyse üzülmeyin, yalnız değilsiniz, bu en temel fonksiyonu birçok kişi bilmiyor nasıl oluyorsa. Dijital kameralarda beyaz ayarı otomatiğe ayarlanmıştır, bu da iş görür ancak mavimtırak olmaya meyillidir. Dışarıda iseniz, hava pırıl pırıl bile olsa beyaz ayarını bulutlu olarak kullanmayı deneyin. Peki neden? Bu ayar, kameranızın önüne, renkleri olduğundan daha sıcak gösteren hayali bir filtre ekler. Kırmızılar ve sarılar yoğunlaştıkça renkleriniz de canlanır. Tabii polarize filtreler kullanmak da etkili bir yöntemdir.

Pardon, ne dediniz? Dijital makinenize filtre takamıyor musunuz? Elbette aslında “ben ucuzcuyum biraz” demek istediğinizi biliyoruz ve polarize filtre almayacaklar için bir önerimiz var, kaliteli bir güneş gözlüğünü filtre olarak kullanabilirsiniz! Bakın şöyle yapıyoruz, gözlüğü mümkün olduğunca objektife yaklaştırıyoruz, ekrandan çerçevenin yolumuza girmediğine emin oluyoruz ve resmimizi çekiyoruz. Sonuç: daha yoğun renkler ve çok daha etkileyici bir gökyüzü. Güneşi tam omzunuz hizasında tutarsanız, yani güneş ışınlarını 90 derece ile alırsanız sonuç daha da etkileyici olacaktır.

6. ISO demek kalite belgesi demek mi?: Kameranın ISO ayarları herkesin bilmediği ama işe yarar ayarlardır. Herkesin bilmediği derken gizli saklı bir şey değil elbette, ancak kurcalayınca önemli bir şeyleri bozacakmış gibi duran kocaman bir ismi var ya; ISO! ISO, kameranın ışığa karşı olan hassasiyetini ayarlar. Sabit bir nesnenin, örneğin bir çiçeğin fotoğrafını çekiyorsanız düşük bir ISO değeri seçmelisiniz. Bu, enstantane hızını artırır ve resmin daha net çıkmasını sağlar. Hareket eden bir nesneyi çekiyorsanız, daha büyük ISO değerleriyle çalışmalısınız. Yüksek ISO değeri kullanmanız, objektiften içeri daha az ışık girecek anlamına gelir, bu da “noise” denen kalite düşüklüğüne yol açacaktır. Mantıklı bir oran kurmalısınız. Buradan, düşük ışık koşullarında diyafram değerini küçültüp içeri daha çok ışık girmesini sağlayabileceğiniz sonucunu da çıkarabilirsiniz, böylece biz de yeni bir madde açıp bunu ayrıca anlatmaktan kurtuluruz.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları7. Bir profesyonel gibi portre çekmek zor değil: Size mükemmel yaz fotoğrafı çekmenin ufacık ama gizli sırrını açıklıyoruz. Makinenizi 5 yıl önce almadıysanız ne kadar ucuz bir parça olursa olsun “fill flash” ya da “flash on” modu vardır. Flaşınızı makinenin keyfine göre kullanmayıp ayarlamayı öğrenirseniz şahane portreler çekebilirsiniz.

Bu modda makine önce arka planı pozlar, ardından da esas çektiğiniz objeyi biraz aydınlatacak kadar flaş daha ekler. Yani flaşınız çektiğiniz kişinin yüzünde patlamaz. Haliyle kompozisyon başarılı olur ve profesyonel elinden çıkmış gibi görünen bir portre fotoğrafı çekmiş olursunuz. Düğün fotoğrafı çekenler bu tekniği yıllardır kullanıyor! Güneşli bir havada, çekeceğiniz kişiyi gölgelik bir yere alarak en iyi sonucu elde edeceksiniz.

8. Börtü böcek modu: Ya da daha teknik adıyla makro çekim. Bir cisme yaklaştıkça daha önceden farkında olmadığınız sürüyle detay görürsünüz. İşte makinenizle de bunu yapabilirsiniz.

Büyük bir ihtimal, üzerinde çirkin bir çiçek resmi bulunan düğme ile açacağınız makro modu, makinenizin limitleri dahilinde yakın plan çekim yapmanıza izin verir. Makro çekimlerde ‘otomatik focus’un zorlandığını görebilirsiniz. Siz deklanşöre yarım basmaya devam edin, baktınız olmayacak gibi, birkaç cm uzaklaşmayı deneyebilirsiniz. Makro çekim yaparken perspektifin çok garip işlediğini unutmayın, asıl çekeceğiniz kısmı focuslayın ve geri kalan imajın giderek bulanıklaşmasını keyifle izleyin.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

9. Hafıza miktarı ve çözünürlük problematiği: Dijital kamera alırken bütçenizi bir de flash kart alacak şekilde oluşturmalısınız; zira makinenin yanında verilen kart, karnınız açken gofret yemeğe benzer. Yani reklamlarında doyurduğu söylenir ama aslında hiçbir işe yaramaz.

Almanız gereken minimum miktarları şöyle düşünün: 2 megapiksel kamera için 64 megabayt, 3 mp için 128 MB, 4 mp için 256 MB ve 5 mp için 512 MB. Böylece bir daha kart boşaltmaya çalışırken hiçbir poz kaçırmazsınız.

Peki bu kadar büyük hafızalara neden ihtiyaç var? Çünkü böylece makinenizin elverdiği en büyük çözünürlükte fotoğraf çekebilirsiniz. Eğer parasını verip 5 megapiksel bir makine aldıysanız neden 1024 x 768 fotoğraflar çekeceksiniz ki? Makinenizin limitlerini kullanın, sıkıştırma kalitesi de düşüneceğiniz son şey olsun.

Peki neden yüksek çözünürlüklü resimler çekesiniz? Çünkü hayatınızın pozunun ne zaman karşınıza çıkacağı hiç belli olmaz; o an geldiğinde bu resmi 640 x 480 çekmiş olmak istemezsiniz değil mi? Hala inat edip “öyle çeksem ne olacak” diyenler lütfen bu çözünürlükte bir resmi bastırmaya götürsünler, bakalım kaç santimlik bir fotoğraf olacak? 2272 x 1704, yani 4 megapiksel bir resim çekerseniz rahatlıkla 20 x25 cm’lik bir baskı alabilirsiniz, hatta bir dergide tam sayfa bile basılabilir bu resim. Bu rakamları, çözünürlüğü 60′a bölerek kolayca elde edebilirsiniz. Unutmayın, büyük resimler küçültülebilir ama küçükler büyüyemez.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları10. Oynaşmadan, sakin: Bütün profesyonellerin tripodu vardır ama elbette tripod sahibi olmakla usta fotoğrafçı olunmaz. Tripodlar bazen elzem ihtiyaç olsa da taşıması, kurması başa bela aksesuarlardır. Gece çekimleri ya da diyafram ayarı gerektiren diğer çekimlerde pek mühim bir hadisedir.

Tabii milimetre kıpırdamadan saniyelerce sabit durabileceğinizi iddia ediyorsanız o başka. Size tavsiyemiz minik tripodlardan edinmeniz. Böylece sıradan bir kutu, yastık vesaire ile yüksekliği ayarlayabilir, minik dev tripodunuz ile de stabiliteyi garanti altına alabilirsiniz.

11. Self timer eğlencesi: Bütün kameralarda bulunan başka bir az kullanılan fonksiyonu keşfetmenizi öneriyoruz: self timer. Self timer, fotoğrafçılık tarihinin en büyük problemine çözüm bulmuştur; kameranın arkasındaki ezik fotoğrafçının mutsuzluğuna!

Dijital Fotoğrafçılığın SırlarıArkadaş grubunuzun takıntılı konservatif tarih tutma meraklısı olarak bellenmeniz, bütün karelerde bir tek sizin 32 dişinizin fotoğraflarda eksik kalması anlamına gelmemeli. Elbette kameranızı tanımadık birilerine emanet edebilirsiniz ama bu durumda (iyiden kötüye doğru ihtimalleri sayarsak) berbat çekilmiş bir kare, yere düşen bir makine ya da ganimetiyle uzaklara doğru hızla koşan bir yabancı ile karşı karşıya kalmaya hazırlıklı olmalısınız. Self timer, uzun pozlamalarla artistik fotoğraflar çekmek için de gayet kullanışlı.

12. Berrak sularda yüzmek: Photoshop’ta filtrelenmiş fotoğraflarınız artık kimseyi etkilemez hale geldiyse belki de onlara tablo gibi çekilmiş akan su fotoğraflarınızı göstermelisiniz. Akan su bulunan bir yerde güzel bir komposizyon yakalayın, diyaframın en az bir saniye açık kalmasını sağlayın (nasıl mı, kullanma kılavuzundan öğrenecektiniz ya) ve her şey keskin ve sabit kalırken suyun ağır çekimde akıyormuş gibi fotoğraflanmasını izleyin. Elbette tripod şart. Hayal kırıklığı yaratmayan sonuçlar için şelale gibi düz, tutarlı ve hızlı akan suları seçmelisiniz. Güneş gözlüğü numarasını ekleyerek diyaframı daha uzun süre açık tutarak daha esaslı fotoğraflar çekmeniz olası.

delete

Zeka Sorusu

radyo3 kişi düşünün. Para birleştirip bir radyo almaya gidiyorlar. Radyo 30 lira. Hepsi 10′ar lira koyup radyoyu alıp gidiyor. Fakat sonra tezgahtar radyonun indirime girdiğini ve 25 liraya düştüğünü hatırlıyor. Çirağına 5 lira verip, gidip para üstünü iade etmesini istiyor.

Çirak 5 lirayı 3 kişiye bölüştüremeyeceğini düşünüp 2 lirayı cebine atıyor ve 3 lirayi 3 kişi arasında bölüştürüyor. Böylece 3 kişiye 1 Lira para üstü verildiğinde radyoyu 9′ar liraya almış oluyorlar.

Şimdi Hesaplayalim :
9×3=27

Çırak da cebine 2 lira atti 27+2=29
Peki geri kalan 1 liraya ne oldu? İşte matematiğin içinden çıkamadığı hadise :)

delete

Testere 6 ~ Saw 6

Özel Ajan Strahm öldü ve Dedektif Hoffman Jigsaw ‘ ın mirasına engellenemez bir şekilde sahip çıkmakta.

Lakin , FBI ‘ ın ona yaklaşmasıyla Hoffman bir oyunu devreye koymak zorunda kalacak ve Jigsaw ‘ ın büyük planı anlaşılacak.

Fragman:

Afişler:

http://www.erdemgursoy.com.tr/resim/saw-6.jpg

http://www.erdemgursoy.com.tr/resim/saw6w.jpg

http://www.erdemgursoy.com.tr/resim/hr_Saw_6_%28Saw_VI%29_5.jpg

delete

This is the life

Oh the wind whistles down
The cold dark street tonight
And the people they were dancing
To the music vibe

And the boys chase the girls, with curls in their hair
While the shocked too many sit way over there
And the songs get louder each one better than before

And you singing the song thinking this is the life
And you wake up in the morning and your head feels twice the size
where you gonna go, where you gonna go, where you gonna sleep tonight?
And you singing the song thinking this is the life
And you wake up in the morning and your head feels twice the sizxe
Where you gonna go, where you gonna go, where you gonna sleep tonight?
Where you gonna sleep tonight

So you’re heading down the road in your taxi for 4
And you’re waiting outside jimmy’s front door
But nobody’s in and nobody’s home till 4
So you’re sitting there with nothing to do
Talking about Robert Ragger and his 1 leg crew
And where you gonna go, where you gonna sleep tonight?

And you singing the song thinking this is the life
And you wake up in the morning and your head feels twice the size
Oh where you gonna go, where you gonna go, where you gonna sleep tonight?
And you singing the song thinking this is the life
And you wake up in the morning and your head feels twice the size
Where you gonna go, where you gonna go, where you gonna sleep tonight?
Where you gonna sleep tonight

And you singing the song thinking this is the life
And you wake up in the morning and your head feels twice the size
Oh where you gonna go, where you gonna go, where you gonna sleep tonight?
And you singing the song thinking this is the life
And you wake up in the morning and your head feels twice the size
where you gonna go, where you gonna go, where you gonna sleep tonight?

Where you gonna sleep tonight?

Amy Macdonald - This Is The Life
delete

Yavuz Sultan Selim

Bir gün İran hükümdarı şah İsmail düşmanı olan Yavuz Sultan Selim hana bazı hediyeler yollar. Bu hediyeler çok değerli hediyeler halılar altınlar gümüşler yakutlar deve deve yemişler ve bir de sandık hediyeler yavuza getirilir açılır ama o da ne içeriyi bir koku kaplar ama çok kötü bir koku nedir bu diye herkes aramaya başlar birde bakarlar ki sandığın dibinde insan dışkısı konulmuş.

Yavuz Sultan Selim hemen buna bir cevap vermek için ulemalarını hocalarını toplar. Buna iyi bir şekilde cevap verilmesi gerekmektedir ve yine cevabı kendisi bulur aynı hediyelerden kendiside hazırlatır ve vezirine kendisine bir kutu gül lokumu getirmesini ister ve lokumun altınada bir not yazar elçiyle şah ismaile yollar.

Şah ismail hediyeleri kabul eder ama içinde bir tereddüt acaba o bana ne dışkısı yoladı diye düşünürken içeriyi birden lokum kokusu sarar çok güzel kokmaktadır.Vezir lokumu ikram eder şah önce başkaları tatsın enson ben tadarım diyerek kendine göre önlem alır herkes lokumları yedikten sonra sıra şah ismaile gelir şah lokumu yer ve altındaki not gözüne ilişir notta şöyle yazmaktadır;

İsmail Herkes Kendi Yediğinden İkram Eder ..

Yavuz Sultan Selim Han ..



Gürsoy Ailesi