delete

Telefona Android Kaçtı

Telefona Android kaçtıCep telefonu işletim sistemi olarak Sybian ve Windows Mobile kullanmak, kremalı bisküvi yok diye pötiböre razı olmaya benziyor. İşte karşınızda cep telefonlarının kremalı bisküvisi; Android! Android’in sadece Smartphone’larda değil, dizüstü bilgisayarlarda da kullanılmaya başlaması ile mobil işletim sistemi olarak hayatımıza girmesi an meselesi.

Android de nesi?

Peki bu Android ne menem bir şey? Robot dostumuz, Linux üzerine geliştirilen bir işletim sistemi ve arkasında Google desteği var. Linux’un açık bir kaynak kodu olduğunu biliyorsunuzdur. Android de 2008’den beri açık kaynak kodlu. Açık kaynak kodu, yazılım geliştirmek isteyenler için Java’yla at koşturabilme imkânı, işletim sisteminde uçsuz bucaksız bir gelişme potansiyeli sağlıyor.

Cep telefonlarında Nokia saltanatını göz önünde bulundurursak, Symbian işletim sisteminin dünya lideri olduğunu tahmin etmek zor değil. Android’in kullanım oranı, 2009’da %1’den %3’e yükseldi. Bunun anlamı şu, 2012’de %14.5 kullanım oranı ile mobil işletim sistemi pazarının ikincisi olacak. Yani 2012’de ilk beş; Symbian, Android, Mac OS (yani iPhone), Windows Mobile ve Blackberry OS olacak. Google’ın söylediğine göre günde Andoid yüklü 60.000 telefon satılıyor ve 2012’de 32 milyon Android’li mobil cihaz kullanılıyor olacak.

Telefona Android kaçtıAlışveriş kolik Google

Bizim köşedeki ocak başını bile satın alsa şaşırmayacağımız Google, 2005’te Android adlı bir yazılım firmasını satın aldı. 2007’de kurduğu Open Handset Alliance adlı konsorsiyuma HTC, Intel, Motorola ve Samsung katılınca; dünya, Google’ın mobil iletişim pazarına girmeye hazırlandığına emin oldu. O sırada bilmediğimiz şey, Nvidia’nın da grubun bir üyesi olduğu ve bu sayede sadece küçük ekranlı Smartphone’lar değil, dizüstü makinelerde de Android kullanabileceğimizdi.

Android’li cihazlar, alıştığımız bütün cep telefonu özelliklerine sahip. Avantajı, bunun üzerine ekledikleri. OpenGL desteği ile üç boyutlu grafikleri tarayabiliyor. İnternet tarayıcısı olarak, Google Chrome’da kullanılan altyapıya sahip. iPhone’daki gibi çoklu dokunmatik ekranları çalıştırabiliyor. Yine iPhone’daki gibi, video formatı olarak MP4 destekliyor.

Telefona Android kaçtıGoogle’ın derdi ne?

Google’ın kendi işletim sistemini yaratmasının asıl sebebi, kendi servislerini her telefona uygun hale getirmeye zahmet etmemesi. Gtalk, takvim, translate, Maps türü servisler, Android’in içinde geliyor ve yüklü her telefonda kusursuz çalışıyor. Arama fonksiyonu ise masaüstünüzde bulunuyor. Yani aslına bakarsanız, Google’ın tekel olma isteğinin sonucu. Ama versiyon isimleri o kadar sevimli ki, kızamıyorsunuz (Cupcake, donut, ekler…)

Android aplikasyonları henüz iPhone’unkiler kadar yaygın değil ama Facebook, MySpace, Meebo, imeem, Twitter, Qik, Shazam gibi popüler aplikasyonlar hemen yerini aldı. Google da, tüm gücüyle temel servislerinden hayvanca-insanca sözlük gibi fantastik uygulamalara kadar çeşitli Android aplikasyonları yazıyor.

İçine Android kaçmış cihazlar

Öncelik tabii ki Google’ın kendi cihazı Nexus One’da(Ocak 2010’da çıkan telefon, iPhone gibi kapasitif, yani en hassas dokunmatik ekran teknolojisine sahip. 5 megapiksel kemaralı, 720p HD video oynatıyor ancak dahili hafızası sadece 512 MB. CNET’e göre, iPhone ile yarışabilecek tek smartphone.

HTC Hero, Samsung Galaxy, Motorola Milestone ve ilk Android işletim sistemli dizüstü bilgisayar Acer Aspire One D250, şimdilik içine robot kaçan cihazlar içinde en çok göze çarpanlar.

delete

“Çekici” Bir Malzeme: Mıknatıs

“Çekici” bir malzeme:  MıknatısDemir, nikel, çelik gibi bazı metalleri kendine çeken, bunu da manyetik kutup özelliği sayesinde yapabilen maddeye mıknatıs denmiş. Manyetik alana sahip materyale mıknatıs denir yani. O da özünde bir metaldir ve çoğunlukla “U” harfi şeklinde biçimlendirilmiştir. İki ucu, diğer bir deyişle iki kutbu, manyetik bir itme ve çekme gücüne sahiptir.

Aslında her şeyin kendine göre bir çekilme yetisi vardır. Demirinki çok yüksekken, sıvı oksijeninki çok düşüktür örneğin. Su bile manyetik alan tarafından hareketlendirilebilir.

Bahsettiğimiz bu manyetik çekiş ve itiş gücüne doğal olarak sahip bulunan tiptekilere tabii ya da doğal mıknatıs, sonradan kazandırılan güçlerle bu hale gelmiş olanlara suni ya da yapay mıknatıs, ham demirden bir parçanın çevresine sarılmış selenoit isimli geçirgen bir madde yardımıyla elektrik akımı geçiren ve bu şekilde mıknatıs özelliği kazanmış olanlara da elektromıknatıs denir. Elektromıknatıs geçici, diğer ikisi ise kalıcı mıknatıs özelliğine sahiptir.

“Magnetit” olarak bilinen ve kimyasal açılımı Fe3O4 olan demir cevheri, magnetik özellikler taşır. Mıknatıs taşı denen ve doğal olarak çekim gücüne sahip olan cevher de mıknatıs yapımında kullanılır. Ancak bunu çokça bulmak mümkün değildir.

Manyetik alanın birimi ‘tesla’, manyetik alanın çekim gücü birimi ise ‘weber’dir.

İsim kökeni ve kısa tarihi

Mıknatıs sözcüğünün kökeninin bizim topraklardan geldiğine dair bir bilgi var: İngilizce ‘magnet’ kelimesi, mıknatıs maddesinin çok bulunduğu Manisa, eski adıyla Magnesia’dan türemiş. Bir diğer bilgi de Latin kökenli ‘manyes’ kelimesinin ‘manyesia’ya dönüşmesi ve İngilizce ‘magnet’ e dönüşmüş olduğudur.

“Çekici” bir malzeme: MıknatısMıknatıs kullanarak ilk kez pusula yapan millet kimilerine göre Araplar olmasına rağmen, çoğu tarihçi Çinliler üzerinde duruyor. Mıknatıs taşının tahta üzerine yerleştirilip su dolu bir kaba bırakıldığında kuzey – güney doğrultusunu işaret ettiğini nasıl buldular, onu bilemiyoruz tabii ki. Bildiğimiz, onları Yunanlıların takip ettiği. Ünlü filozof ve bilim adamı Tales, magnetizma konusunda o zamana kadarki en ciddi araştırmaları yapmış ve bulduklarını aktarmış. İngiliz bilim insanı William Gilbert de “De Magnete” isimli kitabında dünyanın küresel bir mıknatıs olduğunu açıklamış. Buna göre, elimizdeki pusula doğal olarak yerkürenin manyetik kutbunu işaret ediyor.

Elektrik ile magnetizma arasındaki ilişki tabii ki bundan çok uzun zaman sonra ortaya çıkarılabilmiş. 1819’da, Danimarkalı profesör Hans Christian Oersted, bir derste uyguladığı deneyde, elektrik devresinin açılma ve kapanması ile yakında bulunan pusulanın iğnesinin saptığını görmüş. Araştırmasını bu yönde geliştirince, bir mıknatısın yanındaki telin içinden akım geçirildiğinde mıknatısın teli hareket ettirdiğini gözlemiş. Böylece elektrik ile magnetizma arasındaki ilişki kanıtlanmış. Andre Marie Ampere, Dominique François Arago, Georg Simon Ohm, Michael Faraday gibi ünlü bilimciler, bu konudaki bulguları gitgide daha da geliştirmişler. Elektrik ve magnetizma arasındaki çalışmaları o zaman için en üst düzeye çıkaran bilim adamı ise James Clerk Maxwell olmuş.

“Çekici” bir malzeme: Mıknatısİşin tekniği

Mıknatıs kutuplarını belirlemek için kuzey ve güney ifadeleri kullanılır. Bu aslında yerkürenin manyetik alanı ile benzeşir. Yerküreyi bir mıknatıs gibi düşünürsek, Kuzey Kutbu tarafındaki manyetik kutup güney, Güney Kutbu tarafındaki manyetik kutup ise kuzey olur. Bu tersliği özellikle vurgulayalım. Kendi haline bırakılan bir mıknatıs gidip kuzey-güney yönünü bulacaktır. Kuzey Kutbu’nu gösteren tarafı pozitif kutup, Güney Kutbu’na dönük tarafı ise negatif kutup olarak adlandırılır. Zıt kutuplar birbirini çekerken, aynı kutuplar itme eğilimi gösterirler.

Elimize bir çubuk mıknatıs alıp onu bir şekilde ikiye bölebilirsek, ayrı iki mıknatıs elde ederiz ve onun da aynı şekilde kutupları olur. Bu iki kutbun çekim gücü de birbirine eşit. Zaten kutup dediğimiz kısımlar, atomların diziliminden ötürü, manyetik alanın en güçlü olduğu yerler.

Bilimsel adı manyetit olan doğal mıknatıs, kristal yapılı bir demir cevheridir. Manyetik kutup özelliği taşıyan nikel, kobalt gibi özel maddeler çeşitli şekilde bildiğimiz mıknatıs haline getirilebilir: Var olan bir mıknatıs ile temas ettirilebilir veya yerkürenin manyetik meridyenine paralel bir şekilde yerleştirilip sert bir darbe uygulanabilir.

Bütün maddeler, proton, nötron, elektron gibi parçacıklardan oluşur. Bunlar en basit ifadeyle kendi kendilerine dönerler ve bu da onlara bir manyetik alan gücü kazandırır. Bu mantıkla, tüm maddelerin manyetik olması gerekir ama güçleri farklıdır. Bunun sebebi de parçacıkların dizilimidir. Örneğin eğer parçacıklar çok sık dizilmişse, her biri bir diğerinin manyetik alanını ortadan kaldırır. Mıknatısta bu dizilim en yüksek çekimi oluşturacak biçimdedir.

Elektronlar manyetik alan oluşturma işinde çok başarılıdır. Bir atom içinde, elektronlar yörüngelere dizilmiş çiftler halinde ya da tek tek bulunabilir. Çift halinde iseler, dönüş yönleri birbirine terstir. Bazı atomlarda da çift olmayan elektronlar bulunur. Tüm mıknatıslar çift olmayan elektronlara sahiptir ama çift elektronlu tüm atomlar manyetik olmayabilir.

“Çekici” bir malzeme: MıknatısElektromıknatıs yapmak için yalıtılmış çok ince kablolar ham demire sarılır ve kablolardan elektrik akımı geçirilir. Elektrik akımı kesildiğinde, mıknatıs özelliği de kaybolur. Manyetik alanlar, elektrik akımları sayesinde oluşur. Akım taşıyan tek bir telin çekim gücü az olacağı için, bobin denen makara etrafına bir çok tel sarılır ve çekim alanı böylece güçlendirilir. Bakın şurada minik bir elektromıknatıs yapmanın en basit yolu anlatılmış.

Mıknatısla ilgili diğer bazı bilgiler

Mıknatısın kullanıldığı başlıca yerlere bakacak olursak, pusula, bildiğimiz VHS videolar, kasetler, bilgisayarların içindeki floppy diskler ve hard diskler, kredi ve ATM kartları, televizyon ve bilgisayar monitörleri, kapı zili, hoparlör ve mikrofonlar, elektrikli motor ve jeneratörler, transformatörler öne çıkıyor. Dikiş makinelerini de unutmayalım; yere saçılan bin tane toplu iğneyi en ufak hasarla toplamanın tek yolu mıknatıs değilse nedir? Bir de buzdolabı kapaklarının üstüne yapıştırılan süsler var tabii.

Eğer canınız bir mıknatısı bozmak istiyorsa, çok fazla ısıtın, mıknatısları birbirine vurun ya da mıknatısın üzerine ağır bir şeyle darbeler indirin cialis auf rezept. Canınız kıymetli elektronik cihazlarınızı bozmak istiyorsa da yanlarına bolca mıknatıs yerleştirin.

delete

Köstebek

Köstebek79. Oscar ödüllerinde “en iyi film” ve “en iyi kurgu” ödülünü alan Köstebek’in yönetmeni Martin Scorsese de yıllardan beri beklediği en iyi yönetmen ödülünü aldı. Tabii filmin Oscar başarısına bizim diyeceğimiz bir şey yok ama yine de eleştirilerimizin arkasında duruyoruz.

Dünyanın en büyük yönetmenlerinden birisin diye, filmlerin her zaman taş gibi çıkmak zorunda değil. Örnek mi? Martin Scorsese’nin “Gangs of New York” ve orası burasını tutmayan “The Aviator”ı. Belki aklımıza gelecek ilk örnek Martin Scorsese olmazdı ama yeni filminden bahsedeceğiz, eh haliyle…

Scorsese, yeni filmi “<a href="http://thedeparted cialis generika apotheke.warnerbros.com/” target=”_blank”>The Departed / Köstebek”te kendi çöplüğüne geri dönüyor; suç dünyasına. Bu kez Boston’un tehlikeli sokaklarında geçen hikâyede Billy Costigan (Leonardo DiCaprio), İrlandalı mafya babası Frank Costello’nun (Jack Nicholson) yanına gizli polis olarak sızıyor. Polisler yıllardan beri Costello’nun peşindeler ama bir türlü gerekli kanıtları bulamıyorlar. Billy ise yıllardır yapılamayanı kısa sürede beceriyor, tabii ailesi ile ilgili işkilli durumların da faydasıyla. O işkilli durumu da filme bırakalım artık. Filmdeki tek köstebek o değil, bir de polis teşkilatında kim olduğu bir türlü belirlenemeyen bir köstebek var, o da Colin Sullivan (Matt Damon) oluyor. Filmin gerilimi de, iki polisin kendi kimliğini gizli tutarken diğer köstebeğin kimliğini açığa çıkarmasından doğuyor. Ortada bir de Çinliler ve mikroişlemciler var ama bunlar daha çok entrikalar üretilsin diye zorla hikâyeye eklenmiş ayrıntılar.

Köstebek“Köstebek”, “Infernal Affairs”in Amerikan çevrimi. Orijinaline göre en büyük üstünlüğü, oyuncu kadrosunun başarısı. Jack Nickholson’ı tekrar en kötüsünden pis bir ihtiyar rolünde görmek eğlenceli. En büyük sürpriz ise, Leonardo’yu ilk defa tam anlamıyla yetişkin bir rolde izlememiz. Eh, bebek yüzüne iliştirdiği sakalların da bunda payı var tabii. Scorsese, Leo’yu son üç filminde başrole oturtarak, onun bir sonraki Robert De Niro olacağı sinyallerini vermeye çalışıyor. Olur mu olmaz mı bilemeyiz ama artık Leo’nun sırtının yere gelmeyeceği besbelli. Mark Wahlberg ise aşırı abartılı oynamasına rağmen sonuç o kadar eğlenceli ki muhtemelen Scorsese de bu eğlenceden izleyicileri mahrum etmemek için bu abartıya göz yumdu.

“Köstebek”, Scorsese’in imzası haline gelen birkaç plan ve bazı entrikaları da hesaba katarsak, “orası burasını tutan” bir film. Ne yazık ki yoğun aksiyon ve başarılı oyunculukları kaldıramayan vasatça bir hikâyesi var. İşin Scorsese tarafında aksayan kısmına gelirsek, bize “Taxi Driver” gibi huzursuz bir başyapıt sunmuş yönetmenin, filmin sonunda her şeyi tatlıya bağlamamasını dilerdik. Tamam, kötüler son 10 dakikada yine en ağırından cezalanıyor ama perde kapanırken her şey iyi bitmiş hissiyle kalkıyorsunuz. Haydi Martin, damarımıza damarımıza basmanı özledik.

delete

Pan’s Labyrinth

Pan's LabyrinthCronos ve Hellboy gibi filmlerle farklı çizgisini oturtan Latin yönetmen Guillermo del Toro, filmi Pan’s Labyrinth’te İspanyol iç savaşını bir çocuğun gözlerinden fantastik bir dille anlatıyor.

Filmde iç içe geçmiş iki ana hikâye var. Bunlardan ilki, yetişkinlerin dünyasının acımasızlığı üzerine. 1940’lı yıllar ve acımasız bir savaş devam etmekte. Savaşın taraflarından birisi kahramanımız Ofelia’nın acımasız üvey babası. Onun acımasız yüreğinde Ofelia’ya da yer yok. İkinci hikâye ise kitap kurdu Ofelia’nın hayal dünyasında geçiyor. Küçük kahramanımız, perilere dönüşen böceklerin, keçi adam Pan’ın peşinden labirentlere, oradan da zaman zaman insanın kanını donduran maceralara atılıyor. Bu iki hikâyenin birleşiminden doğan renk ne kırmızı ne de sarı. Hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı Ofelia’nın dünyasına turuncu gibi ara bir renk hakim.

2006 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan, 2007 Oscar Ödüllerinde En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Görüntü, En İyi Makyaj ödüllerini kucaklayan filmin yönetmeninin başarısı, anlattığı hikâyeyi bir masala dönüştürebilmesi ve ona bizi inandırabilmesi olsa gerek. 10 yaşındaki bir çocuğun savaşa tanık olan gözleri, o acımasız dünyada Ofelia’nın yalnızlığı o kadar inandırıcı ki çıktığı yolculuğun hayal mi gerçek mi olduğunu sorgulamıyoruz bile. Onun yanında yer alıyor ve dünyasına onun gözleriyle bakıyoruz.

Pan's LabyrinthOyuncu seçimi ile ayrıntılara baktığımızda şu gibi haberlere ulaşıyoruz: Yönetmenimiz Toro, filmde Kaptan Vidal’ı canlandıran Sergi López’i daha ortada bir senaryo yokken bile bir sonraki filminde oynatmaya karar vermiş. Ana karakter Ofelia’yı canlandıran ve gerçek hayatta da 11 yaşında olan Ivana Baquero, daha önce birkaç İspanyol filminde küçük roller almış ama yönetmenin gözüne, yaşına göre fazlaca zeki sözler sarf ettiği bir röportaj sayesinde girmiş. Saklayacak sırlarıyla hüzünlü ve içe dönük bir karakter olan Mercedes rolü için Maribel Verdú’nün seçilmiş olması da şaşırtıcı değil.

Ayrıca yönetmen Guillermo del Toro verdiği röportajlarda, filmin kendisi için ayrı bir önemi olduğunu belirtiyor. Kendisi yıllardır, içinde onlarca çizim ve yüzlerce yazı olan bir “fikir günlüğü” tuttuğunu, bu filmde günlüğünün arasında kalmış bir çok taslağın hayat bulduğunu söylüyor.

Geride bıraktığımız İstanbul Film Festivali’nin de en çok ilgi gören filmlerinden olan –Türkçe adıyla- Pan’ın Labirenti, festivalin ardından ülkemizde de vizyona girdi. Filmi izlerken masalsı bir yolculuğa çıkacak ve zaman zaman gerileceksiniz, hazırlıklı olun…

delete

Quentin Tarantino Sorunsalı

Quentin Tarantino sorunsalıTarantino, 10 yıl önce ele avuca sığmaz bir yönetmen, eleştirmenlerin paşasıydı. Hala ele avuca sığmaz bir yönetmen, hatta bu konuda kendini aşmaya devam ediyor (Bakınız “Death Proof”), ancak eleştirmenlerin gözünde kıymetini kaybetmeye başladı mı ne?

Bunun arkasında, sinema eleştirmenlerinin “popüler, keşfedilmiş her şeye karşıyız” tavrının yattığı çok açık. Adam her filminde “Pulp Fiction”daki gibi kurguyu, diyalogları, “Rezervuar Köpekleri”ndeki gibi karakter kurgulamayı yeniden icat edecek değil ya? O zaman eleştirmenlerin Quentin Tarantino’yu eleştirirken söylediklerine bir göz atalım.

Kurguyu silip atan adam:

Tarantino’nun Pulp Fiction’da kurguyla oynayıp filmin başını ortasına, ortasını sonuna, sonunu başına yerleştirme sebebi, film çekmeye başlama sebebi ile aynı. Quentin Tarantino ya da hayranlarının tabiriyle QT, bir video dükkânında bütün gün film seyredip, B filmleri külliyatını yalayıp yuttuktan sonra, önce senaryo yazmaya, sonra da şansı yaver gidip film çekmeye başlamıştı. Bu video dükkânı macerası sırasında giriş-gelişme-sonuç şeklinde gelişen film akışının anlatılan hikâyeyi nasıl zedeleyebildiğini fark etti. Her durumda değil ama bazı durumlarda anlatılan hikâyenin bitmesi gerekliliği, çok güzel giden bir filmin uyduruk bir sonla bağlanmasına ya da finali müthiş olan bir filmin, sırf ilk yarısı güzel yazılmadı diye ortasında bitirilmesine neden oluyordu. İşte bu gözlemi, “Rezervuar Köpekleri” ile kendini kanıtlayıp artık istediğini yapma özgürlüğü kazandıktan sonra “Pulp Fiction”ın kurgusunda izleyenlerle dalga geçmesine sebep oldu. A’dan Z’ye ulaşmaya çalışmak yerine, filmini hikâyede anlatılan olayların önem sırasına göre kurguladı. Böylece Jules’un suça tövbe ettiği kısım hikâyenin sonu değilken filmin sonu haline geldi. QT’nin sinemasının yeterli olup olmadığı değil, bu adamın ne kadar zeki olduğu konuşulmalı! QT 1, eleştirmenler 0.

Quentin  Tarantino sorunsalıŞiddetli durumlar:

QT filmlerinin fazlasıyla şiddet dolu olduğu düşünülür. Aslında bu doğru değil. “Rezervuar Köpekleri”nin en şiddetli sahnesi olan “kulak” sahnesinde bize hiçbir şey gösterilmez. Filmlerde kan miktarı o kadar fazladır ki, bir kan gölü içinde yatan yaralı kişiye bakınca gerçek olmadığını düşünmekten başka çareniz yoktur. “Pulp Fiction”da sadece 7 kişi mefta olur, sıradan bir macera filminde bu sayı yüzleri bulabilir. Jules ve Vincent, ellerine silahlarını aldıklarında kamera onlara dönüktür mesela. Ya da iğne Mia’nın kalbine girip hayatını kurtarırken biz Rosanna Arquette’in yüzünü görürüz. Arka koltuktaki silahlı olayı da göstermez QT. “Death Proof”ta şiddetin göze batmasının tek sebebi, bunu yapanın bir kadın olmasıdır. Yoksa bir Roger Corman filmine bakarsanız bundan katlarca defa fazla şiddete rastlarsınız. QT’nin filmlerindeki şiddet, şiddetle ve bu arada bizimle dalga geçmesinden dolayı izleyenlere batar, yoğunluğundan dolayı değil. QT filmlerindeki şiddeti eleştirenler, aslında ne kadar zeki bir adam olduğunu anlamaya zahmet etmeyenlerdir. QT 2, eleştirmenler 0.

Quentin  Tarantino sorunsalıİstismar:

Sinema eleştirmenlerinin bayıldığı bir kelime bu, “istismar sineması”. Biraz fazla mı çıplaklık var, “istismar sineması”nı basarlar. Biraz fazla mı şiddet var? Yapıştır “istismar sineması”nı. QT, gençliği B filmleri ile geçmiş, dolayısıyla bu elementleri filmlerin doğal bir parçası saymış bir yönetmen. Kariyerini de bunlar üzerine oturtması son derece normal. Neden “Paris’te son Tango” bir istismar filmi değil? Bernardo Bertolucci yönetti diye mi? QT 3, ikiyüzlü eleştirmenler 0.

Olmayan şeyleri varmış gibi gösterip, filmleri arasında bağlantı kurup prim yapmak:

Bu eleştirilerin bir kısmı tamamen temelsiz, bir kısmı ise yanlış yorumlanıyor. Mesela “True Romance” filminde Clarence, Big Kahuna hamburgeri yiyor, “Rezervuar Köpekleri”nde Samuel L. Jackson polis memurunu oynuyor gibi… Bunlar tamamen desteksiz atılıyor. QT filmlerinin birbirleriyle bağlantısı, aynı isimli karakterler (Alamaba, Bonnie, Floyd, Joe, Marvin, Vincent…) kullanılması, sıklıkla aynı aktörlerin oynaması ve aynı konulardan bahsedilmesi şeklinde gerçekleşiyor ki bırakın da adamın bu kadar espri yapmaya hakkı olsun. “Pulp Fiction”daki MacGuffin, yani içinde ne olduğunu bilmediğimiz çanta ise, filmin sırtını dayadığı esas element değildir. Yani şu Marcellus’un aslında şeytan olduğu, “Rezervuar Köpekleri”nde arabayı takip eden turuncu balonun da bir MacGuffin olarak kullanıldığı teorileri, adı üzerinde, tamamen “teoridir”. “Simpsons ve Felsefe” diye bir kitap bile yazılabiliyorken, bırakın kafası fazla çalışan, zamanı da bol olan hayranlar teoriler üretsin. QT, filmlerini bu teoriler üzerine kurmadıkça ne zararı var ki?

Böylece eleştirmenlere dört gol atan QT’nin, dünyanın en iyi yönetmeni olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kanıtladık 🙂 Artık size de “Pulp Fiction”u şöyle keyifle bir daha izlemek kaldı. İyi seyirler!

delete

SMS Neden 160 Karakter?

1970’lerden kalma teknik bir sınır veya GSM şebekesindeki bir problem yüzünden mi? Hayır. Alman bir ahbabın keyfi öyle istedi diye.

Friedhelm Hillebrand, Bonn’daki evindeki daktiloyla, aklına gelen sıradan soruları veya tesadüfi cümleleri bir kağıda yazıyordu. Hillebrand, noktalama işaretleri ve boşlukları da sayarak, anlatmak istediği her şey için 160 karakterin yeterli olduğunu gördü. Yıllardan 1985’ti. Daha ‘slm’ ve ‘lol’ icat edilmemişken bunu nasıl başardı acaba?

Hillebrand ve bir grup iletişim uzmanı, mobil cihazlardaki metin mesajlarının standartlarını belirlemeye çalışıyordu. Üstelik kimsenin bir harf yazmak için aynı tuşa bazen dört kez basmak zorunda kalmayı kabullenmeyeceğini, kısaca zaten kimsenin SMS göndermeyeceği düşünülüyordu. 160 karakter, hiçbir tüketici araştırması yapılmadan, 1986’da standart hale geldi.

Zaten genellikle araba telefonundan ibaret mobil cihazların bant genişliği o kadar azdı ki, mesajlar ne kadar kısa olursa o kadar iyiydi. Bu sınırlama, yeni bir bant yaratmak yerine, cihazların sinyal gücünü kontrol ettiği frekansa bu mesajları sıkıştırıvermeyi düşünen üreticilerin de işine gelmişti.

Bugün sıradan bir kullanıcı, ayda 357 SMS gönderiyor. Belki şöyle adam gibi bir uzunluğa izin verilseydi, yarısı ile yırtardık!

Hillebrand, şimdi multimedyalı mesajların bir standarta oturtulması için uğraşıyor. Muhtemelen 160kb’lık bir standarta!

delete

Somewhere over the rainbow

OK this one’s for Gabby
Ooooo oooooo ohoohohoo
Ooooo ohooohoo oooohoo
Ooooo ohoohooo oohoooo
Oohooo oohoooho ooooho
Ooooo oooooo oooooo
Ooooo oooooo oooooo

Somewhere over the rainbow
Way up high
And the dreams that you dreamed of
Once in a lullaby ii ii iii
Somewhere over the rainbow
Blue birds fly
And the dreams that you dreamed of
Dreams really do come true ooh ooooh
Someday I’ll wish upon a star
Wake up where the clouds are far behind me ee ee eeh
Where trouble melts like lemon drops
High above the chimney tops thats where you’ll find me oh
Somewhere over the rainbow bluebirds fly
And the dream that you dare to,why, oh why can’t I? i iiii

Well I see trees of green and
Red roses too,
I’ll watch them bloom for me and you
And I think to myself
What a wonderful world

Well I see skies of blue and I see clouds of white
And the brightness of day
I like the dark and I think to myself
What a wonderful world

The colors of the rainbow so pretty in the sky
Are also on the faces of people passing by
I see friends shaking hands
Saying, “How do you do?”
They’re really saying, I…I love you
I hear babies cry and I watch them grow,
They’ll learn much more
Than we’ll know
And I think to myself
What a wonderful world (w)oohoorld

Someday I’ll wish upon a star,
Wake up where the clouds are far behind me
Where trouble melts like lemon drops
High above the chimney top that’s where you’ll find me
Oh, Somewhere over the rainbow way up high
And the dream that you dare to, why, oh why can’t I? I hiii ?

Ooooo oooooo oooooo
Ooooo oooooo oooooo
Ooooo oooooo oooooo
Ooooo oooooo oooooo
Ooooo oooooo oooooo
Ooooo oooooo oooooo

Israel Kamakawiwo'ole - Somewhere Over the Rainbow
delete

Pi Sayısında Rekor Basamak Değerine Ulaşıldı

Bir bilgisayar uzmanı, masaüstü bilgisayarını kullanarak Pi sayısında rekor basamak değerine ulaştı.

Fabrice Bellard isimli bir bilgisayar uzmanı, bir türlü tam olarak hesaplanamayan Pi sayısını bulduğunu ileri sürdü. Bellard, yeni bulunan pi sayısını bir önceki kayıtlarda yer alan Pi sayının değerine göre tam 123 milyar basamak daha fazla hesapladı.

Bu işlem için bir masaüstü bilgisayar kullanan Bellard, pi sayısını bulabilmek için bilgisayarın tam 131 gün boyunca işlem yaptığını ve hesaplama için 1 Terabyte’tan fazla depolama alanına ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

Daha önceki kayıtlara göre Pi sayısında daha kesin bir sonuca ulaştığını ileri süren Bellard, geliştirdiği yeni yöntemin bir öncekilere göre 20 kat daha etkili olduğuna dikkat çekti.

Daha önce bir süperbilgisayarın hesapladığı 2.5 trilyon basamaklı olan pi sayısının basamak sayısını 124 milyar daha arttırarak 2.7 trilyona yakın basamağa sahip bir Pi sayısı elde eden Bellard, bu işlemin sadece normal bir bilgisayar aracılığıyla da yapılabileceğine vurgu yaptı.

Daha önce de 2.6 trilyon basamak sayısında olan Pi sayısını bulan Japonya’nın Tsukuba Üniversitesi’nden Daisuke Takahashi, bu rakamı bulmak için süperbilgisayarıyla sadece 29 saat harcamıştı.



Gürsoylar