delete

Doğum günü meselesi

dogum_gunu_01“İyi kiiiii doğduuuuun Kamiiiiil, iyi ki doğğğğduuuunnnn Kaaaamiiiilll, iyi kii dooğdun Kaaaaamil…” gibi detone seslerle başlayan ve yüksek ihtimalle de yine aynı seslerle biten o güzel törenden bahsedeceğiz bugün. ‘Kamil’ kısmı opsiyonel, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi. Yazıya geçmeden önce ‘yazı içi şaşırması’ olarak bilinen ve konsantrasyon dağıtan o garip durumu önlemek adına iki aşamaya ayırıyoruz yazımızı, ilki “Kendi Doğum Gününüzü Kutlamak”, ikincisiyse “Başkasının Doğum Günü Sendromu”.

Doğum günüm, canım benim, canım benim

Dikkatli okuyucular başlığı “Öğretmenim, canım benim, canım benim” şarkısından yürüttüğümüzü fark etmişlerdir, fark etmediyseniz sorun yok ama şarkıyı bilmiyorsanız gerçekten garip bir durum var ortada.

Neyse, neyse, konuyu dağıtmayalım ve hemen doğum günü meselesine geçelim.
Doğum günleri bir yaş daha büyüdüğümüz, eve ya da dışarıdaki bir mekâna arkadaşlarımızı çağırdığımız, söz konusu mekânda oldukça çok gürültü çıkardığımız ve tabii ki o arkadaşlardan hediyeler beklediğimiz zamanlar olarak kazınmıştır beynimize. Aynı arkadaşlar gibi, pasta da doğum günlerinin ayrılmaz bir parçası, bir nevi ‘olmazsa olmaz’ıdır. Bu noktada doğum günlerinden beklentilerimizi sıralamak ve buna göre bir plan yapmak uygun olacaktır.

surpriseÖrnek bir beklenti listesini ve yapılabilecekleri yazalım hemen:
1. Arkadaş
2. Pasta
3. Eğlence
4. Hediye

Fark ettiğiniz gibi hediyeleri en son sıraya koyduk biz, ancak aramızda daha materyalist okuyucular olabilir ve onlar hediyelerin rütbesini yükseltmekte sonuna kadar serbesttir.

İyi bir doğum günü partisinin en belirleyici öğesi kuşkusuz ki mekândır. İnsanlar aynı futbol takımları gibi evlerinde rahat ederler, deplasman birçok güzel planı bozabilir. Bu nedenle ideal doğum günü koordinatları kesinlikle eviniz olacaktır. Yapılması gereken ilk şey, o gün için ‘işgalci’ konumunda olan yaşça büyük ev sakinlerini parti mekânından uzaklaştırmaktır. Tamam mı? Kapıdan çıktıklarına emin misiniz? Numara yapıyor olmasınlar? Peki tamam, eminseniz devam ediyoruz. 

Doğum günü meselesi

Bu aşamadan sonra partiye gelecek arkadaşlar iyi seçilmelidir. Doğum günleri fena halde samimi insanların beraber olması gereken zamanlardır. Uzaktan tanıdığınız ya da fazlaca samimi olmadığınız birinin partinizde gereksiz sessizlik yaratmaktan öte bir işi olmayacaktır. Bu nedenle en yakın arkadaşlardan oluşan bir ekip Rüya Takım olarak nitelenebilir.

Şimdi mekân hazır, arkadaş listesini de hazırladığınızı sanıyoruz ve listemizin iki numarasına, yani pastaya geçiyoruz. Binlerce yıllık insanlık tarihi, gelenekleri, örf ve ananeleri bize bir tek şey öğretir (hahaha, yani tam olarak öyle demek istemedik aslında, doğum günleri konusundaki birikimden bahsetmekteydik) ve bu şey biraz sonra okuyacağınız şu kısa cümleyle özetlenebilir: Doğum günü seninse, pastayı başkası alsın.
Bizim önerimiz, pastayı ailenize ya da arkadaşlarınıza aldırmanız ve bunun için gereken her türlü duygusal sömürüyü yapmanız. Bu arada kurduğunuz cümlelerin bir yerine sevdiğiniz pasta türünü de ekleyin bizce, yoksa kötü bir sürprizle karşılaşabilirsiniz (Biz çilekli pasta öneriyoruz).

Pasta meselesini de hallettikten sonra işin eğlence kısmına geçiyoruz. Binlerce yıllık insanlık tarihinin, geleneklerinin, örf ve ananelerinin bize tek bir şey öğrettiğini söylerken yalan söylemiştik aslında. Bütün bu kurumlar bize esasen iki ayrı şey öğretmektedir. Bu öğretilerden pastayla ilgili olanı sabit, diğeri ise şu: Doğum günü seninse, arkadaşlarınla oyunlar oyna.
Tabu, pikşınari (İngilizcesini yazmak manasız geldi), monopoli ve benzeri oyunlar doğum günlerinin şanındandır. Tabu oynayan kalabalık bir grup, birçok otoriteye göre dünyanın en komik ekibi olmaya adaydır.

Doğum günü meselesiVe listemizin son kısmına da geldik artık, evet, sürpriz sürpriz, HEDİYELER.

Bu kısma bir şey yazmak doğru olmaz herhalde, ne de olsa kişiye göre değişen bir durum bu hediye meselesi. Bazıları için arkadaşlarının sevgisi en güzel hediyedir mesela (aman Allah’ım, ne kadar da duygusal), geriye kalan ve 6 milyar olarak tahmin edilen dünya nüfusu içinse hediye almak acayip büyük bir zevk ve doğum günlerinin ayrılmaz parçasıdır.

Listemiz tamamlandı, gereken her şey elinizin altında artık. Durmayın, eğlenin diyor ve hemen “Başkasının Doğum Günü Sendromu”na geçiyoruz.

Başkasının doğum günü

Dünyanın en zevkli doğum günü tabii ki insanın kendi doğum günüdür ama yine de arkadaşların doğum günleri de zaman zaman oldukça zevkli olabilir. Gerçi bunun için hadisede sizin de katkınızın olması gerekiyor. Bu tür günlerde yapmanız gereken şey, gün boyunca dünyanın en iyi insanı olmak ve arkadaşınızı mutlu edecek türlü türlü aktivitelere girişmektir. Oyun oynayın, gezin, tozun,  hatta olanağınız varsa arkadaşınıza sürpriz parti düzenleyin. İşin o kısmını size bırakıyor ve yaratıcılığınıza güveniyoruz ve hatta size küçük bir yardım da öneriyoruz. Arkadaşınız internete giriyor mu? Cevap evetse, kutlama stratejinize e-kartları da eklemenizi tavsiye ediyor ve bu güzel beraberliğe son noktayı koyuyoruz.

İyi doğum günleri, iyi yıllar, bizden bu kadar.

delete

Leonid Rogozov: Kendi Apandistini Kendisi Alan Doktor

Rus doktoru Dr.Leonid Rogozov, dünyada eşi görülmedik bir ameliyat yaparak tıp tarihihe girdi.

Bu inanılmaz hikaye 1961 yılında meydana geldi.Bir araştırma için Sibirya’da bulunan doktorda halsizlik, bulantı, kırıklık belirtileri başladı. Ardından midesinin üst tarafında şiddetli bir ağrı ile birlikte vücut sıcaklığı 37.5 derecenin üstüne çıktı.Bütün bu belirtilerin apandistten kaynaklandığını anlayan Doktor Leonid Rogozov, kritik bir karar verdi.Araştırma ekibinde kendinden başka doktor olmayınca iş kendisine düştü.Ya kendi kendini ameliyat edecek ya da apandist patlamasıyla can verecekti.

Son derece olumsuz şartlar içinde karşısına ayna koyan doktor, önce ağrıyan yere lokal anestezi yaptı.Ardından yanında bulunan aletlerle kendini kesen Leonid Rogozov, ayna yardımı ve el yordamıyla tam iki saat süren başarılı bir öperasyon gerçekleştirdi.

İki saat içerisinde apandistini alan ve kendini tekrar diken doktor bu inanılmaz ameliyatla tıp tarihine geçti.

delete

Oy Trabzon Trabzon…

Oy Trabzon Trabzon...Yemyeşil doğası, dillere destan yemekleri ve kendine has insanlarıyla tam bir cennet Trabzon. Yurdumuzun nadide köşelerinden Karadeniz’in en büyük şehri, medar-ı iftiharı…

Anadolu coğrafyası her bir köşesinde sayısız güzellik barındıran, göreni hayran bırakan yüzlerce şehre, bölgeye, coğrafyaya sahip. Kuzey Anadolu’nun Karadeniz sahillerinde kurulmuş Trabzon ise bunlardan yalnızca bir tanesi olmakla birlikte gerek tarihi gerek coğrafyası bakımından bölgede çok özel bir yere sahip. Trabzon’a gittiğinizde böylesine eski ve köklü bir şehirde bulunmanın keyfine varırken doğanın eşsiz güzelliğinde kendinizi kaybediyorsunuz. Fazla oksijene alışkın olmayan şehirli bünyelerin başını döndürebilecek bir havası var Trabzon’un.

Şehrin M.Ö. 7. yüzyılda İyon kökenli Miletoslular tarafından kurulduğu tahmin edilmekte. Trabzon kenti o zamanlardan itibaren birçok kültüre ev sahipliği yapmış. Bunların içinde en önde geleni Büyük İskender’in ölümü sonrasında bölgede kurulan Pontus devleti. Ayrıca IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinlerin eline geçmesi sonrasında İmparator Trabzon’a sığınmış, burada geçici bir devlet kurmuş. Roma İmparatorluğu ve Osmanlı döneminde eyalet merkezi de olan şehir tarihle doğanın iç içe geçtiği bir yapıya sahip.

Oy Trabzon Trabzon...Trabzon’un her şeyi gibi coğrafyası da kendine has özellikler taşıyor. Hepimizin bildiği gibi “Karadeniz’de dağlar denize paralel uzanır”; zaten şehrin adı da coğrafi yapıya göndermede bulunarak Grekçede “trapez” anlamına gelen “trapezos” kelimesinden türetilmiş. Dik yamaçlar, yemyeşil düzlükler, sahil şeridine konuşlanmış yerleşkeler Trabzon coğrafyasının olmazsa olmazlarından. Ancak şehrin denizle bağlantısının biraz kesik olması belki de en büyük eksiklik internetapotheke cialis. Deniz kenarında oturup çayınızı yudumlayabileceğiniz yerler ne yazık ki fazla değil.

Peki Trabzon’a gittiğimizde nereleri görmeliyiz? Yukarıda söz ettiğimiz antik dönemlerden ve Pontus devletinden kalma eserleri ve arkeolojik kalıntıları şehrin hemen içindeki eski bir konakta yer alan Trabzon Müzesi’nde görmek mümkün. Konağın yapısının çok ilginç olduğunu da belirtmek gerek. Yine şehrin içinde sayılabilecek Trabzon Ayasofya Müzesi ziyaretçilerine bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor. Geç Bizans kiliselerinin en güzel örneklerinden birisi olan yapı, 1250’li yıllarda yapılmış. Gerek mimari planı gerek içinde hala duran fresklerle gerçek bir sanat eseri.

Oy Trabzon Trabzon...Trabzon denilince ilk akla gelen turistik mekânlardan Sümela Manastırı’nı görmemek olmaz tabii. Mimarisi ve coğrafyaya uyumuyla hayranlık uyandıran bu manastıra çıkmak için, araçlar belli bir noktaya kadar götürseler de, uzunca bir tırmanmayı göze almak gerekiyor. Malum, manastır deniz seviyesinden 1.150 metre yüksekte bulunuyor. Ancak görülecek olan manzara tüm yorgunluğu unutturacak cinsten. Dillere destan doğal güzelliklerin merkezi Uzungöl de kaçırılmaması gereken yerler arasında. Çaykara ilçesine bağlı Uzungöl boyunca yaz-kış hizmet veren birçok konaklama yeri bulmak mümkün.

Oy Trabzon Trabzon...Ayrıca Soğuksu semtinde bulunan Atatürk’ün şehri ziyaretlerinde kaldığı ve daha sonra o dönemde kullanılan eşyalarla dekore edilerek müze haline getirilen Atatürk Köşkü ile günümüze en iyi durumda ulaşan eserlerin başında gelen, şehrin en yüksek kesimindeki Trabzon Kalesi uğranması gereken yerlerden. Ek olarak vaktiniz ve enerjiniz varsa Karadeniz’in olmazsa olmazı yaylalarından birine çıkmanızı da şiddetle tavsiye ediyoruz.

Gelelim eşsiz Karadeniz yemeklerine. Başlı başına bir mutfak sayılan hamsi yemekleri (hamsinin pilavından turşusuna bin bir çeşidini Trabzon’da bulmak mümkün), mısır ekmeği, karalahana, mıhlama, süt böreği gibi ürünler Trabzon’a özgü lezzetler. En iyi örneklerini Karadeniz’de yemenin mümkün olduğu pide çeşitlerini de şehirde her yerde bulmak mümkün.

Şehirle özdeşleşen zanaatlar özellikle bakır işçiliği ve dokumacılık. Trabzon’a ekonomik olarak ciddi anlamda katkı sağlayan bu zanaatlar halen geleneksel özelliklerini korumakta ve bölgeye gelen turistlerin oldukça ilgisini çekmekte. Namı dünya çapında olan Sürmene bıçakları, “keşan” adı verilen yöresel kumaştan yapılan şallar ve başörtüleri hediyelik eşya seçiminde ilk akla gelecekler arasında.

Oy Trabzon Trabzon...Karadeniz’in en büyük şehri Trabzon, sayısız fıkraya konu olan, tüm Türkiye’de gerek şiveleri gerek pratik zekâlarıyla haklı bir üne sahip olan Karadeniz insanının her çeşidini içinde barındıyor. Kendilerine has hareketli müziklerini, tulum ve kemençe eşliğinde tepilen horonlarını ise bilmeyen yok.

Sözün özü Trabzon yurdumuzun cennet köşelerinden biri. Üstelik ülkenin güney şehirlerine yapılacak bir geziden çok daha ekonomik ve keyifli bir yolculuk vaat ediyor. Bizden söylemesi…

delete

Filler

Fillerin eşleri öldüğünde onlar da kalp kırıklığından ölürler. Yemeyi bırakırlar ve uzanıp açlıktan ölünceye kadar gözyaşı dökerler. Ve insanların yardımını reddederler.

delete

Doğru yazalım: İmlâ kuralları

Doğru yazalım: İmlâ kurallarıEğri oturup doğru konuşalım; kendi dilimizde doğru yazmayı bilmeyenler var. Bazıları önemsemiyor, bazıları ise gerçekten yazım kurallarını bilmiyor. Bu konuda kendi adımıza oldukça dikkatli olmaya çalışıyoruz. Bu yazıdan kastımız da yanlış yapanları kınamak değil, onlara konunun önemini hatırlatmak ve bazı belirgin hataları vurgulayarak örneklerle doğrularını göstermek. Yani nokta, virgül nerelerde kullanılır onu anlatacak değiliz ama sık sık yapıldığına tanık olduğumuz hatalar üzerinden gideceğiz.

“mi” soru eki: Soru eki olan “mi” kendisinden önce gelen kelimeden kesinlikle ayrı yazılır. Bununla birlikte, ekten sonra gelen diğer ekler ona bitiştirilir. Soru belirtmeyen “mi” eklerini ayırmak hatadır:

Doğru mu yanlış mı söylediğini şimdi anlarız…
Akşam yemeğini geç mi yiyecekmişiz?
Sana dediğim şeyi annene söylemiş miydin?

“mi” eki ifadeyi güçlendirmek için de kulanılır ve yine ayrı yazılır:

Yemek güzel mi güzel olmuş!
Olur mu olur aslında…

Zaman belirtmek için de kullanıldığı olur:

Esra geldi mi ben çıkarım.
Güneş açtı mı sahile koşacağım.

“de” bağlacı: En sık hata yapılan konulardan bir tanesi de bu. Kendisinden önce gelen dahi anlamındaki “de” bağlacının yazımı hakkında bir ipucu var: Söz konusu olan “de”yi atarak okuduğunuzda cümle anlamsız bir hale gelmiyorsa bu bir bağlaçtır, yani ayrı yazmalısınız. Eğer anlam kayboluyorsa bu bir ektir, yani bitişik yazmalısınız:

Kardeşim şu anda evde.
Şu ev de ne kadar büyük değil mi?

Doğru yazalım: İmlâ kurallarıBu arada bağlaç olan “de”nin sesli harfi önceki kelimeye göre değişebilir ama “d” harfi hep aynı kalır:

Ağaç da ağaçmış hani, amma büyük!

Önemli bir nokta daha: “Ya” sözüyle birlikte kullanılan “da” daima ayrı yazılır:

Ya müziğin sesini kıs ya da biraz bağır.

Bakın burada konu hakkında çok sevdiğimiz bir adres var.

Doğru yazalım: İmlâ kuralları“ki” bağlacı: “de” bağlacındaki yaklaşım hemen hemen burada da geçerli. Bağlaç olan “ki” ayrı, ilgi eki olan, yani sahiplik belirten “ki” bitişik yazılır. Örneklere bakalım, daha iyi anlayalım:

Hava o kadar güzel ki hemen dışarı çıkmak istiyorum.
Sana yardım ederim, yeter ki istediğini iyi anlat.
Gazetedeki köşe yazısını okudun mu?
Elif de seninle geldi mi ki?

Virgül: Virgülün genel kullanımını biliyorsunuz elbette ama kimi ince noktaları var bu işin. Örneklerle açıklamak en iyisi…

Bir metin içinde ve, veya, ya da sözcüklerinden önce ve sonra virgül konmaz:

Kek malzemesi alırken süt, yumurta ve şekeri unutma.
Ya sen buraya gel ya da ben oraya geleyim.
Çikolatalı veya sade, iki çeşit dondurmayı da severim.

Bir metin içinde hem, ya, ne gibi tekrarlı kullanımlardan önce ya da sonra virgül konmaz:

Hem gözlüklü hem de lensli şoförler sürücü testine katılmış.
Ya etek ya da kumaş pantolon giyilmesi zorunluymuş.
Ne sen sor ne ben söyleyeyim.
İster gel ister gelme, ben gidiyorum.
Gerek Murat gerek Selim bu iş için çok çalıştılar.

Şart bildiren “ise”den sonra virgül konmaz:

Sen kitabı okuyup beğenirsen bize de önerirsin.

Kesme işareti: Özel isimler ile ekleri ayırmak için kesme işareti kullanılır, bunu biliğinizi biliyoruz. Gelin görün ki konu bu kadar basit değil ve olmadığı için de kafalar biraz karışıyor.

Doğru yazalım: İmlâ kurallarıÖzel isimlerden sonra parantez ile bir açıklama yapılırsa, kesme işareti parantezden sonra konur:

İdil Biret (piyanist)’in pek çok konserine gittim.

Özel isimlere gelen yapım ekleri ve çoğul eki kesme işareti ile ayrılmaz:

Sınıfa girdiğimde arkadaşlar Atatürkçülükten bahsediyorlardı.
Ben Bursalıyım, arkadaşım da İzmirli.
Onun anadili Türkçe miymiş?
İngilizceye çok hakim olduğu için yanıldım o zaman.

Aile anlamı içeren çoğul ekleri kesme işareti ile ayrılmaz:

Akşam yemeğinden sonra Mesutlara gidelim mi?

Doğru yazalım: İmlâ kurallarıBunlara da dikkat etmekte fayda var:

Yazarken her noktalama işaretinden sonra bir boşluk bırakın. Böylece hem okuyan kişi demek istediğinizi daha iyi anlar hem de yazınız estetik açıdan doğru görünür.

Çok uzun cümleler ve paragraflar kurmayın.

Artık çoğunlukla bilgisayarda yazı yazdığımızı düşünürsek, yazı karakteri, sayfa düzeni, font seçimi gibi konularda da özenli olmak gerektiği ortaya çıkar. Yazınızda sade bir font kullanmak okuyanların işini kolaylaştırır. Yanlardan, alttan ve üstten makul miktarda boşluk bırakmalısınız. Başlıklar ve özellikle vurgulamak istediğiniz kelimeler için farklı büyüklükte font ya da kalın harf kullanma şansınızı kullanın. Satır ve paragraf başlarınızın hizasının aynı olmasına, yazı içinde anlamsız font ve renk değişikliği yapmamaya, çok küçük ya da büyük harfler kullanmamaya dikkat edin.

Aşağıda doğru yazılışlarını verdiğimiz kelimelerde de çok hata yapılıyor:

Her şey
Hiçbir şey
Herhangi bir şey
Yalnız
Yanlış
Çünkü

Çok daha detaylı bilgiyi buradan alabilirsiniz. Daha doğru ve özenli yazılar yazmak için biraz da olsa özendirebildik mi?

delete

Bana rengini söyle

Bana rengini söyleKireç, bakır, karbonat ve quartz kumunun karıştırılmasıyla birlikte (bir nevi sentetik boya), renkler yaşamımızın bir parçası haline geldiler. O zamana kadar sadece doğada, doğal şekilde bulunan renklere sahipken, hayatımıza yepyeni renkler girdi ve zevklerimiz baştan aşağı değişti. Şimdi ise renklerin de en az müzik kadar insan psikolojisini etkilediğini biliyoruz.

Her zaman geçerli değil, ama bir arkadaşımızın giydiği kıyafetlerin rengine bakarak ruh halini aşağı yukarı anlayabiliriz. Ama heavy metal dinleyen birinin daima siyah giymesi, sürekli yas tuttuğu anlamına gelmiyor tabii ki.

Bakalım renklerin psikolojik etkileri nelermiş:

Kırmızı: Enerji veren, heyecanlandıran ve insanı alarma geçiren bir renktir. Kırmızı kıyafet giyen insanlar genelde daha sosyal kişilerdir. Uyarı işaretleri ve ikazlar kırmızı ile belirtilir. Kırmızı bir tabela gördüğümüzde tehlikeli bir durum olduğunu düşünürüz hemen.

Yeşil: Dengeleyici renk olmasının yanı sıra, arzu ve istekleri simgeler. Bu nedenle çıkış yolları bu renkle gösterilir. Örnek mi istiyorsunuz? Yeşil trafik ışığına ne dersiniz?

Mavi: Yaratıcılığı arttıran, huzur veren ve rahatlatan bir renk olarak bilinir. Genelde kurallar ya mavi fontlarla, ya da mavi zemin üzerine beyaz fontlarla yazılır. Bu şekilde insanların belli kurallara uyması kolaylaşır.

Beyaz: Saflığı, temizliği simgeler. Eskiden filmlerde iyiler hep beyaz giyerdi, modern sinemada bu kalıp yıkıldı. Hatta modern müzikte bile. Örnek olarak Bon Jovi’yi verebiliriz: “Good guys don’t always wear white“

Sarı: İnsana ferahlık veren, neşelendiren bir renktir. Bulutların arasında güneşi görünce ne kadar sevindiğimizi düşünsenize! Neşeyi, parlaklığı, ışıltıyı getiren bir hissi vardır. Ayrıca daha çabuk konsantre olarak problemleri daha kolay çözebilmemizi sağlar.

Turuncu: İştah açıcı özelliği vardır. Kilo problemi olanlar bu renkten şiddetle uzak dursunlar. Tahmin edildiği üzere, turuncu tabakta yemek yerseniz kolay kolay sofradan kalkamazsınız. Nasıl, iştahınız açıldı mı biraz?

Pembe: Duygusal insanların rengidir. İnsanları maddiyatan uzaklaştırıp, maneviyata yönlendirir. Bakınız Pembe Panter hiç paraya önem veriyor mu? “Pembe gönlüm sende!” lafı da bu nedenle söylenmiştir. Yani maddiyatla alakam yok, seni kalpten seviyorum bağlamında. Çok etkili bir laftır.

Mor: Moral veren, insanın kendine olan güvenini arttıran bir renktir. Kendini çabuk bırakan, olayların etkisinde fazla kalan insanlar için ilaç gibi bir renktir. Sinir sisteminin tedavisinde de kullanıldığı söyleniyor.

Diğer renkler için durum bu kadar da iç açıcı değil. Örneğin kahverengi güvensizlik hissi uyandırıyormuş, bu yüzden pek çok bankada, çalışanların kahverengi takım elbise giymesi yasakmış. Gri ise insanı iç dünyasına yöneltiyormuş, cezaevlerindeki koğuşları artık griye boyamıyorlarmış. Siyah hakkında konuşmaya gerek bile yok, karamsarlığı temsil ediyor ne yazık ki.

123


Gürsoylar