Pi Sayısında Rekor Basamak Değerine Ulaşıldı

Yazar: Erdem Gürsoy - 8 Ocak 2010 - Kategori: Yaşam

Bir bilgisayar uzmanı, masaüstü bilgisayarını kullanarak Pi sayısında rekor basamak değerine ulaştı.

Fabrice Bellard isimli bir bilgisayar uzmanı, bir türlü tam olarak hesaplanamayan Pi sayısını bulduğunu ileri sürdü. Bellard, yeni bulunan pi sayısını bir önceki kayıtlarda yer alan Pi sayının değerine göre tam 123 milyar basamak daha fazla hesapladı.

Bu işlem için bir masaüstü bilgisayar kullanan Bellard, pi sayısını bulabilmek için bilgisayarın tam 131 gün boyunca işlem yaptığını ve hesaplama için 1 Terabyte’tan fazla depolama alanına ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

Daha önceki kayıtlara göre Pi sayısında daha kesin bir sonuca ulaştığını ileri süren Bellard, geliştirdiği yeni yöntemin bir öncekilere göre 20 kat daha etkili olduğuna dikkat çekti.

Daha önce bir süperbilgisayarın hesapladığı 2.5 trilyon basamaklı olan pi sayısının basamak sayısını 124 milyar daha arttırarak 2.7 trilyona yakın basamağa sahip bir Pi sayısı elde eden Bellard, bu işlemin sadece normal bir bilgisayar aracılığıyla da yapılabileceğine vurgu yaptı.

Daha önce de 2.6 trilyon basamak sayısında olan Pi sayısını bulan Japonya’nın Tsukuba Üniversitesi’nden Daisuke Takahashi, bu rakamı bulmak için süperbilgisayarıyla sadece 29 saat harcamıştı.

Facebook'ta Paylaş

Merak Edilen 25 Soru

Yazar: Erdem Gürsoy - 3 Aralık 2009 - Kategori: Yaşam

BBC magazine tüm zamanların en iyi sorularını derledi ve yanıtladı. İşte ilk 25 soru!

-Neden kek ve ekmek bayatladığında sertleşir de bisküvi yumuşar?
Bununla ilgili yazılmış çok fazla kitap vardır.Ekmekle ilgili en temel cevap undaki nişasta kristallerinin pişme aşamasında su çekip yumuşamasıdır.Bu yumuşayan nişasta retrogradasyon adı verilen bir kaç günlük süre sonrasında tekrar kristalleşir ve bu da ekmeğin sertleşmesini sağlar. Bisküvilerdeki nişasta da bu aşamadan geçer fakat bisküvide var olan şeker bunu tersine çevirir ve havadan nem alarak bisküvinin yumuşamasını sağlar. Kek ise tarifine bağlı olarak hem sertleşir hem yumuşar.Eğer malzemeleri arasında şeker var ise yumuşaması muhtemeldir.

-Yıldırımdan elektrik akımı üretilebilir mi?
Bu pratik olmamasına rağmen mümkündür ama enerji depolamak bir problem oluşturabilir.

-Müzikte matematik var mıdır
Evet matematikle müzik arasında birçok bağ bulunmaktadır

-Tavuklar neden uçamaz?
Yaban tavukları aslında uçabilir.Diğerleri ise binlerce yıldır boyutları için beslendiklerinden bir ağacın tepesinden atlayıp uçmaktan fazlası için çok ağırlardır.Kanatları daha fazlasını kaldıramayabilir.

-Evrendeki en soğuk yer neresidir?
Evrendeki en soğuk yer yeryüzünden 5000 ışıkyılı uzaklıktaki Boomerang Nebula’da bir toz ve gaz bulutudur. -272(-457.6bir ısısı vardır.

-Suya alerjimiz olabilir mi?
Hayır. Alerjiler, bağışıklık sistemindeki antikorların bu maddeye saldırması sonucu oluşur. Ama suya bağlı olan hiçbir antikor yoktur.

-Kurşun geçirmez cam nasıl yapılır?
Buna kurşuna dayanıklı cam demek daha doğru olur, çünkü bu camlar bir şeyin içine girmesine karşı dayanıklıdır. Ancak aynı yere bir dizi mermi fırlatılması bu camların da kırılmasına yol açacaktır. Bu camlar genelde cam tabakalar arasına deforme olabilen polikarbonat plastik tabakası koyarak yapılır. Merminin etkisiyle dıştaki cam katman kırılır; bu da enerjiyi daha geniş bir alana yayar; böylelikle plastik katman biraz esner ama kırılmaz.

-Tohumlar hangi yöne büyüyeceklerini nasıl bilirler?
Tüm bitkiler yerçekimsel alanın yönünü hisseder ve ona göre kendilerini ayarlarlar. Buna yerçekimine göre hareket etme denir.

-Sumo güreşçileri neden bu kadar şişmandır?
Newton’un ikinci hareket kuralı olan hız= güç/ hacim eşitliğine göre, ne kadar ağır olursanız rakibinizin sizi yerinizden oynatabilmesi için o kadar çok güç kullanması gerekir. En şişman Sumo güreşçisi 267 kiloydu

-Neden yaşlı adamlar saçlarını kaybederken burun kılları çoğalmaya devam eder?
Erkeklerin kelleşmesinin sebebi DHT ya da dihydro testesteron hormonudur. Bunun vücuda çok fazla etkisi vardır ve bunlardan birinin de burun deliklerindeki kılların kaybedilmesini engellemek olduğu düşünülüyor

-Evren neden yapılmıştır?
Bu 21. yüzyılda bilimin karşı karşıya olduğu en büyük sırlardan biridir. Büyük Patlamadan kalan ısı ile ilgili son yapılan araştırmalar atomlardan oluşan maddelerin Evren’deki tüm maddenin sadece yüzde bir veya ikisini oluşturduğunu gösterdi.

-Neden içimize saf oksijen çekersek ölürüz?
Kanımız nefesimizle içimize çektiğimiz oksijeni yakalayıp hemoglobin denen moleküle bağlayarak taşınmasını sağlar. Eğer normal oksijen yoğunluğu daha fazla olan havayı içinize çekerseniz, ciğerlerinizdeki oksijen kanınızın taşıyabileceği miktarın üstüne çıkar. Sonuç olarak açıkta kalan bu oksijen ciğerlerdeki proteinlere yapışır ve merkezi sinir sisteminin çalışmasını önler hatta retinaya saldırır.

-Hapşırırken gözlerimizi kapamazsak gözlerimiz yerinden fırlar mı?
Hayır, birçok nedenden dolayı böyle bir şey olmaz. Öncelikle hapşırmayla ilgili olan burun ve boğazdaki hava deliklerinin hiçbiri gözlerin arkasında bulunan hiçbir şeyle doğrudan bağlantılı değildir. Bunun anlamı da, hapşırma sonucu ortaya çıkan hava basıncı gözlerinizin dışarı fırlamasına neden olmaz

-Sarı arılar bal yapar mı?
Hayır. Yetişkin sarı arılar çiçeklerden balözü alırlar ama bunları bala dönüştürmezler. Bunları yavrularını beslemede kullanırlar

-Neden kafamızı çarptıktan sonra yıldız görürüz?
Aslında gördüğünüz yıldızlar, aynı anda çalışan beynin görme bölümündeki nöronlardır. Bu, ayağa çok hızlı kalktığınız zaman ya da beyninize bir darbe aldığınız zaman oksijen seviyesinin hızlıca değişmesinden dolayı meydana gelir. Kılcal damarlara en yakın nöronlar ilk olarak etkilenir, ancak eğer bu çok hızlı olursa çevre nöronlar da bundan etkilenebilir. Bunun sonucunda beyninizin yıldız olarak algıladığı sinyaller oluşur.

-Soğan neden ağlatır?
Kesilen soğanın dokusu alinaz enzimi salgılar. Bu enzim sülfoksitleri sülfenik aside çevirir. Bu asitler kendiliğinden yeniden şekillenir ve gözyaşlarının oluşmasını sağlayan sin-propanetiyal-S-oksit meydana gelir. Bu, yaklaşık otuz saniye sürer ve kimyasal etkisini beş dakika içinde kaybeder. Gözün ön tabakasında yer alan kornea, dışarıdan gelecek fiziksel ve kimyasal etkilere karşı gözü korur. Bu amaçla kornea üzerinde yüksek duyarlılıkta sinirler bulunur. Korneada ayrıca, gözyaşı bezlerini harekete geçirecek algılayıcılar da vardır. Serbest sinir uçları sin-propanetiyal-S-oksiti algıladıklarında, sinir sistemi harekete geçer ve gözyaşı bezinden salgılanan sıvı ile zararlı madde korneadan temizlenir. Soğanın bu etkisini ortadan kaldırmak için, soymadan önce soğanı ısıtabilir ve enzim aktivitesini bozarak gözlerimizin yaşarmasını engelleyebiliriz.

-Sabunun dış kısmı daima temiz midir?
Kesinlikle hayır. Kullanıldıktan sonra sabunun dış yüzeyinde su,köpük ve kir kalır.Su ve köpük kurur ama kir ordadır.

-Vücudumuzdaki hücrelere öldüğünde ne olur?
Vücudumuzun yüzeyindeki ya da organlarımızın dışındaki hücreler deri yoluyla ve boşaltımla vücuttan atılır. Vücudun içinde kalan ölü hücrelerin bazıları fagositler tarafından temizlenir.Ölü hücrelerden edinilen enerji diğer beyaz hücrelerin üretiminde kullanılır.Bazı ölü hücreler özellikle bırakılır, çünkü bunların vücuttaki görevleri hala bitmemiştir. Örneğin, gözün lensi, deri, tırnak gibi dokular da ölü hücrelerden oluşur ama bunlar beden için gerekli olduğu için yok edilmezler.

-Örümcekler kendi ağlarına neden yakalanmaz?
Örümcekler, kendi ağlarına kolay kolay yakalanmaz, bunu iki şekilde başarır. Birincisi, avı için ördüğü ağda ayrıca sadece kendisinin üzerinde hareket edebileceği yapışkan olmayan özel ulaşım iplikleri vardır, örümcek bunları tanır. İkincisi, ağız kısmındaki bir salgı bezinde ürettiği salgı ile sürekli ayaklarını yağlı tutar ve böylece yanlışlıkla tuzak ağına düştüğünde kendisini kurtarabilir. Fakat ürkütüldüğünde nadiren kendi ağına takılıp diğer örümceklere de yem olabilir

-Solak insanlar daha etraflıca mı düşünür?
Hayır, sağ el ya da sol elini kullananlar arasında böyle bir yetenek farklılığı olduğunu öne süren bir çalışma yoktur.

-Renk körlüğü düzeltilebilir mi?
Hayır.Renk körlüğünün nedeni, kalıtım yoluyla aktarılan, gözdeki renk duyarlı protein kodunu sağlayan gendeki kusurdur.

-Kafanızın büyüklüğü IQ’nuzu etkiler mi?
Hayır. 1998′de yapılan bir çalışma kafanın büyüklüğüyle beynin büyüklüğü arasından bir bağlantı olduğu sonucunu ortaya çıkarmıştır fakat, IQ’nun boyutla bir ilgisi yoktur en azından genç ve sağlıklı yetişkinlerde.

-GPS sağlayıcılı bir cep telefonunuz varsa hükümet sizi takip edebilir mi?
Evet, eger cep telefonunuzun GPS’i varsa bulunduğunuz yer operatöre bildirilir fakat telefonunuzun açık olması koşulu ile.

-Kuşların kanatları nasıl su geçirmez olabilir?
Kuşun karnındaki tüylerle, kanat ve kuyruk tüyleri birbirinin aynı değildir.Kuyruk tüylerinin altında salgı bezleri bulunur. Çoğunun salgı bezleri yağ içerir. Kuyruk tüylerinin altında gizli olan yağ sıradan bir madde değildir. Aksine bu salgı son derece gelişmiş bir dezenfektandır. Bu dezenfektan kuşun tüylerinde bakteri ve mantar üremesini engeller. Ancak etkili olabilmesi için bu yağın tüm tüylere yayılması gerekir. İşte kuşlar da her fırsatta titiz bir çalışmayla tüm tüylerini yağlar. Yalnızca yağlamakla kalmazlar, tüylerinin bakımı için dikkatli bir temizlik ve düzenleme de yaparlar. Yaşamaları için gerekli olan bu çalışmayı gagalarıyla yaparlar. Gagaları ile aldıkları yağı, tüylerinin temizliğinde kullanan kuşlar, bu sayede tüylerinin esnekliğini de korur ve su geçirmesini engeller.

-Burnunuzu çarptığınızda neden gözleriniz yaşarır?
Burun yumuşak ve hassastır ve geniz yolu gözlere gözyaşı kanalı ile bağlıdır.Normalde bu lakrimal sıvı(gözyaşı) burun yoluyla drenaj sağlar. Ama burunda toplanan bu sıvı yeterli olduğunda burunun akışı normal boşaltma yolunu engelleyebilir gidecek hiçbir yeri olmadağı için gözyaşları akar.

Facebook'ta Paylaş

Struck

Yazar: Erdem Gürsoy - 13 Kasım 2009 - Kategori: Yaşam

Bir gün işe gitmekte olan Joel(Bodhi Elfman) bir okla göğsünden vurulur. Ok ona zarar vermemektedir. Ancak göğsünden çıkmamaktadır. Böylece Joel yeni durumuyla başa çıkmayı öğrenmek zorunda kalır – vücudunda yeni ortaya çıkan bu çıkıntı ve acı dolu yalnızlığı. İşe gitmeye devam eder, kadınlarla buluşmaya çalışır, ama kimse onun bu garip kusurunu kabul etmek istememektedir. Bilmediği şey ise, hayatının sonsuza kadar değişmek üzere olduğudur.

Facebook'ta Paylaş

Bilimsel Efsaneler

Yazar: Erdem Gürsoy - 31 Ekim 2009 - Kategori: Yaşam

Bilimsel efsanelerÇin Seddi uzaydan görünür mü? Beynimizin sadece %10’unu mu kullanıyoruz? Esnemek bulaşıcı mıdır? Kediler dört ayak üzerine mi düşerler? Her şeyin olduğu gibi efsanelerin de bilimsel bir açıklaması var.

Su, kuzey yarımkürede ayrı, güney yarımkürede ayrı yönlerde mi döner?
Giderinden girdap oluştura oluştura akan suyun, kuzey yarımkürede ayrı yönde, güney yarımkürede ayrı yönde döndüğü sanılır, bu da dünyanın dönüş hızına bağlanır. Oysa dünyanın dönüş hızı, suyun yönünü etkileyecek kadar hızlı değildir. Lavabonun yapısına göre yan yana duran iki giderden akan suyu bile ters yönlere döndürebilirsiniz.

İnsan, beyninin sadece %10’unu mu kullanır?
Bilim adamlarını övmek için gazetelerin uydurduğu bir bilgi olmalı. İnsan uyurken bile beyninin büyük kısmı aktiftir. “İnsanlar, beyinlerinin olası potansiyelinin %10’unu kullanıyorlar” deselerdi belki bu kadar saçma olmazdı, beynimizin gerçek potansiyeli hakkında hiçbir fikrimiz yok. Ancak insan beyninin her kıvrımı aktif olarak çalışır. İnanmıyorsanız MR’a girin, rengârenk sonuçları kendiniz görün.

Bir gökdelenin tepesinden bırakılan bozuk para, birini öldürebilir mi?
Eğer kötü bir niyetiniz varsa, bozuk para seçmemenizi öneririz. Aerodinamiklikle alakası olmayan biçimini ve pütürlü yüzeyini düşünürsek, Petronas Kuleleri’nin tepesinden bile bıraksanız, evinizin penceresinden aşağı bırakmanızdan bir farkı olmaz.

Bilimsel efsanelerYetişkinler, yeni beyin hücresi üretirler mi?
Denir ki; 20’li yaşlardan sonra beyin, yeni hücre üretmez, cepten yer, bu yüzden de yaşlandıkça unutkanlaşırmışız. Gerçekten de beynin gelişiminin en hızlı olduğu dönem çocukluk, ancak ondan sonra da beyin hiç durmadan yenilenmeye devam ediyor. Annelerin, çocukları kafalarını bir yerlere çarptığında aptal olacaklar diye endişelenmelerine gerek kalmadı.

Böcekler kafaları kesildikten sonra da yaşayabilir mi?
Evet, böcekler kafaları olmadan, açlıktan ölene kadar yaşayabilir. Ama sadece onlar değil, tavuklar da. Tavukların kafaları olmasa da merkezi sinir sistemleri yaşamalarına izin verir. Açlıktan ölene kadar ortada gezinmeye devam ederler. Kuş beyinli işte.

Tavuk suyuna çorba, soğuk algınlığına iyi gelir mi?
“İyi gelmek”ten kasıt “iyileştirmek”se, o biraz zor. Ama kastedilen şey “kendini iyi hissettirmek”se, o olabilir. Tavuk suyunun, boğaz ağrılarını rahatlattığı biliniyor. Üstelik sıcak. Üstelik lezzetli. Neden olmasın?

Bilimsel efsanelerEsnemek bulaşıcı mıdır?
Bu konuda hâlâ kesin bilimsel bir veri yok ama şempanzeler bile, birbirlerini esnerken görürse esnemeye başlıyor. Tamamen psikolojik olmakla birlikte, bu satırları okurken bile esnenmeye başlandığını biliyoruz.

Hayvanlar, afetleri önceden sezer mi?
Hayvanların böyle bir yeteneği olduğuna dair hiçbir bilimsel veri yok. En azından bir altıncı hisleri yok. Ancak bizim duymadığımız frekanslardaki sesleri duyuyor olabilirler.

Bir çiklet yutarsanız, 7 yıl boyunca midenizde kalır mı?
Doğal gıdaları sindirmekten daha zorsa da çikletlerin mideniz tarafından böyle özel bir muameleye tabi tutulduğu doğru değil. Bu düşüncenin, yapış yapış bir şeyi yutmayalım diye annelerimiz tarafından uydurulduğuna eminiz.

Çin Seddi, uzaydan görülebilen insan yapımı tek yapı mıdır?
Daha atmosferden çıkmadan önce görülebildiği doğru. Ancak o yükseklikte mistik olmak istersek piramitleri, sıradan olmak istersek havaalanlarını da görebiliriz. Mesela aydan bakarsanız hiçbir şey göremezsiniz.

Aynı yere iki kere yıldırım düşer mi?
Yıldırım, yüksek yerlere düşer, yani etrafta yüksek olan tek bir yer varsa oraya defalarca yıldırım düşebilir. Mesela Empire State binasına yılda ortalama 25 kere yıldırım düşüyor.

Bilimsel efsanelerKediler daima dört ayak üzerine mi düşer?
Kediler gerçekten de çoğunlukla nazikçe yere inerler. Ancak her zaman değil! Düşme açısı önemlidir. Yani kedi bilinçli olarak atlarsa başına hiçbir şey gelmez, ancak ayağı kaydıysa, yani kazayla düştüyse yere dengesiz düşme ihtimali vardır. Genel kanı olan “ne kadar yüksekten düşerse o kadar iyi” düşüncesi de doğru. Yani ikinci kattan kötü bir açıda düşen kedinin dört ayak üstüne inme şansı, altıncı kattan kayarak düşen bir kedinin dört ayak üstüne inme şansından az, yükseklik, yani artan serbest düşüş süresi, kediye toparlanıp dengesini kurmak için zaman sağlıyor. Ancak bu, gökdelenden düşen kedi de dört ayak üstüne düşecek demek değil.

Öldükten sonra saçlarımız ve tırnaklarımız uzamaya devam eder mi?
Etmezler. Ancak vücudumuz su kaybettiği, yani büzüştüğü için tırnakların kökünü kaplayan etler bir miktar çekilebilir. Bu da sanki tırnak uzamış gibi görünmesine yol açar.

Facebook'ta Paylaş

Charlie Bit My Finger

Yazar: Erdem Gürsoy - 21 Ekim 2009 - Kategori: Yaşam
Facebook'ta Paylaş

Saatin Tarihi

Yazar: Erdem Gürsoy - 15 Ekim 2009 - Kategori: Yaşam

Saatin tarihiSaatlere anlamlar yükleyip modern hayatın bizi nasıl kıskıvrak yakaladığından filan şikâyet etmeye hakkımız yok, dünyadaki ilk günlerinden beri insanlar bir şekilde zamanı ölçmeye çalışmışlar. Yani aynen saçlarımız gibi saate olan merakımız da atalarımızdan miras kalmış. Güneşin gökyüzündeki hareketlerine bakmışlar, gölgeleri izlemişler, üzerinde işaretler olan ve yandıkça işaretleri silinen mumlar denemişler, yağı bittikçe zamanın geçtiğini anlatan gaz lambaları ve kum saatleri yapmışlar. Uzak Doğu’da, yakılan tütsünün ne kadarının bittiğine bakılırmış.

Su saatleri, hava bulutlu olduğunda çalışmam diye tutturmadığından daha tutarlı ölçümler yapılmasını sağlamış. İlk su saati, milattan önce 1500’de gömülen firavun 1. Amenhotep’in mezarında bulunmuş. Antik Yunanistan’da da milattan önce 325’ten beri su saatleri yapılırmış. Yunanlar, su saatine “su hırsızı” dermiş. Taştan yapılan su saatlerinin içine işaretler kazınırmış ya sürekli aynı hızda damlayan suyun içlerine dolmasıyla ya da içlerindeki suyun boşalmasıyla zamanı bildirirlermiş.

Başka bir su saati de su dolu bir küvetin içine altı delinmiş metal bir kova konarak çalışıyormuş. Minik delikten su almaya başlayan kova, batmaya başlıyor ve belirli bir zaman sonra tamamen batıyormuş. Su saatleri, önceden sadece geceleri kullanılırmış ama güneş saatlerinden daha güvenilir oldukları anlaşıldıktan sonra gündüzleri de kullanılır olmuş. Tabii bunu düşünenler yanılıyormuş, bunun anlaşılması uzun sürmemiş.

Suyun akışını belli bir tempoda tutmak, o zamanın teknolojisiyle çok zor olduğundan, suyun miktarına göre zaman belirleyen mekanizmalardan kısa sürede vazgeçilmiş ve daha tutarlı sistemler aranmaya başlanmış. Modern teknolojinin artık devreye girmesi gerekiyormuş. Bir süre modern su saatleri de yapılmaya çalışılmış ama geleceğin mekanik saatlerde olduğu sonunda anlaşılmış.

Quartz kristalli saatler, hâlâ popüler ve ucuzdur. Fiyatlarına göre başarılıdırlar ve arada bir biraz geç kalsalar da herkesin koluna takabileceği saatlerdir. Üstelik atalarına göre epey gelişmişlerdir. Örneğin, ilk mekanik saatlerde bırakın saniyeyi, dakika bile yoktu. 12 saatte bir başa alınmaları ve kurulmaları gerekiyordu. Saatlerin taşınmasının sebebi zamanı göstermeleri değil, şık kabul edilmeleriydi ve ilk mekanik saatler, saati pek de doğru düzgün gösteremiyordu. Duvar ve masa saatlerinde başarı sağlanmıştı ama o devasa mekaniği taşınabilir hale getirmek için güvenilirlikten feragat ediliyordu. Saatin gelişimini, 1500’lerden başlayıp önemli tarihleri sayarak kısaca özetleyebiliriz. Kaç dakikada okuduğunuzu kolunuzdaki saate bakarak ölçebilir sonra da ironiyi kavrayıp keyiflenebilirsiniz.

Saatin tarihi1524’te Alman kilit ustası Peter Henlien, tarihte bilinen ilk kurmalı saati üretti. O zamana kadar mekanizmaları çalıştırmak için sürekli yer değiştirilen ağırlıklar vardı. Kurmalı saatler, yayları gevşedikçe zamanı göstermemeye başlıyordu ama onların sayesinde taşınabilir saatler üretilmeye başlandı.

1550’lerde piyasada Almanya ve Fransa üretimi saatler dolaşmaya başlamıştı. 1575’te İsveç ve İngiliz üreticiler ortaya çıktı. Saat, zamanı gösteren bir araç değil, yeni ortaya çıkmış bir modaydı henüz. Çelikten yapılan iç mekanizmalar, bu yıllardan sonra pirince dönüşmeye başladı. Yine de saat denince, istediği zaman duran, istediği gibi hata yapma hakkını kendinde gören zımbırtılar akla geliyordu. Buna rağmen eski sistemlere dönülmüyordu, parası olan herkes bir saat alıyor, saati olmayan komşular ayıplanıyordu. Yine de saati bir arzu nesnesi haline getiren bu teknolojik gelişmeler değil, 1600-1675 arasındaki şekilsel yeniliklerdi. Dedik ya saat hâlâ bir aksesuar olarak görülüyordu.

Saatin tarihi1600’den sonraki değişiklikler bu görüşü değiştirmedi. Teknikten çok görünüşü değiştirirseniz, yani tribüne oynarsanız böyle olur haliyle. Artık saatlere mücevher gözüyle bakılıyor, yatırım için saat alınıyordu. Basit bir kutudan yuvarlak, silindir şekillere geçilmiş, altına üstüne değerli madenlerden şapkalar takılmıştı. Sonradan metal kısımların yerine kristal parçalar eklenmişti, metal kalanların da altın olmasına dikkat ediliyordu. Kristal kapaklar, kapağı kaldırmadan saati görmeyi de sağlıyordu ama bu kadar parıltılı göründükten sonra kimin umurunda.

1656’da ilk sarkaçlı saat üretildi. Sarkaç mantığını Galileo’nun bulduğu düşünülür, hatta çizdiği ama yapamadığı bir tasarımı olduğu söylenir. 1660’da saatler sadeleşme eğilimine girdi, şıkır şıkır saatler artık kadın saatleri olarak görülüyordu. 1675’te teknik iyileştirmeler yapıldı, artık saatiniz bir günde birkaç saat değil, sadece birkaç dakika sekiyordu. Böylece saatin kadranına dakikalar çizilip saate yelkovan eklendi. İngiltere kralı, saatini yerleştirmek için cepler diktirdiği yeleğiyle ilk kez halkın önüne 1675’te çıktı.

1704’te Dullier adında bir üretici, pirinç parçaların bazılarını mücevherlerle değiştirmeyi denedi. Sonuç, ucuzlama trendine giren saatler arasında fiyatıyla soyluların iştahını kabartan yeni bir alternatifti. Bugün yüksek fiyatlarla satılan prestijli saatlerin ilki diyebiliriz sanırız Dullier’e. 1725’te ucuz saatlerin bir yerine de kıymetli taş koyma modası başlayıp bir süre devam etti. 1750’de ilk kez bir üretici saate kendi ismini verip marka yaratmaya kalktı.

Saatin tarihi1721’de George Graham’in yaptığı sarkaçlı saat, günde sadece bir saniye şaşıyordu. 1761’de John Harrison’ın yaptığı saat o kadar dakikti ki deniz yolculuklarındaki ölçümlerde kullanılmaya başlandı. İngiliz hükümeti, bu başarısını, bu zamanın parasıyla 10 milyon dolar vererek ödüllendirdi. Bu saat, günde saniyenin beşte biri kadar şaşıyordu.

1800’lere kadar bol mücevherli ve işlev açısından birbirinden farksız saatler üretilmeye devam edildi. 1800’de ilk kez bir cep kronometresi yapıldı, yani saniye ilk kez cebe girdi. 1850’de Amerika’da ilk kez seri üretim saat yapılmaya başlandı.

1952’de ilk kez kurulmayan bir saat üretildi, bu saat, “pil” denen mucize sayesinde çalışıyor ve hiçbir kurmalı saatin ulaşamadığı dakikliğe ulaşıyordu. 1970’de elektronik saatler piyasada ilk kez görüldü. Bugün uzaktan kumandalı, MP3 çalan, fotoğraf çeken saatler var. Tabii bu da yetmiyor, hepimiz büyük heyecanla Dick Tracy ve Batman’in her tarafından bir şeyler çıkan saatlerini bekliyoruz.

Facebook'ta Paylaş

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

Yazar: Erdem Gürsoy - 15 Ekim 2009 - Kategori: Yaşam

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

Korkmayın, bu dosyayı hazırlarken sizi profesyonel bir fotoğrafçıya, bir hobi canavarına, yaptığı işi biraz fazla ciddiye alıp tüm hafta sonunu karanlık odada geçiren ve MSN’de favori fotoğraf filminin ismini nick olarak kullanan bir tipe döndürmeye niyetlenmedik. Tek niyetimiz partilerinizin, seyahatlerinizin fotoğraflarını layığıyla çekmenize yardımcı olmak. Bu arada arkadaşlarının en rezil hallerini daha başarılı bir şekilde tarihe kazandırmak için bu rehberi suistimal edenlere ise hiçbir şey diyemiyoruz!

Sonradan unutulmayacak bir anı nasıl kaçırdığınızı fark edip oflayıp puflamamak için işin birkaç ince kuralını bilmeniz gerek. Bu yazıdan sonra kırmızı gözler, kaymış planlar ve hayalet gibi görünen portreler çekerseniz (bir hayaleti çekmeye çalıştığınız durumlar dışında) hiçbir mazeretiniz olmayacak.

Hala filmli makine kullanıyorsanız ya televizyonu da siyah beyaz, en azından kumandasız olan bir teknoloji düşmanısınız ya da dijital makinelerden, fotoğraf filmlerinden aldığı tadı alamadığını söyleyen ukala bir fotoğrafçı. Aynen hala plaktan CD’ye geçememiş müzik dinleyicileri gibi.

Dijital makinelerin filmli olanlara göre üstünlükleri saymakla bitecek gibi değil. Kullanım kolaylığı, fotoğrafların kolayca yayınlanması, sonucu anında görme, image editing programlarının rahatlığı, filmdeki gibi kayıpların olmaması, ucuzluğu, “ya laboratuarda filmimi bozarlarsa” endişesini yok etmesi gibi avantajları var. Üstelik dijital makinelerin filmli olanlar kadar başarılı sonuçlar alamadıkları iddiaları da beş yıl öncede kaldı; yeni makineler inanılmaz. Biz bu yazıda sadece dijital makinelerden bahsedeceğiz, üzgünüz.

1. Kameranızı tanıyın: En şahane kamerayı aldınız, eve koşup kutusunu yırtıp açtınız, sonra da kurcalamaya başladınız. 100 sayfalık kılavuza şöyle bir baktınız, sonra nereye koyduğunuzu bile unuttunuz. Tanıdık bir sahne mi? işte şimdi o kılavuzu bulmanız gerek. Eğer bir kamera aldıysanız, verdiğiniz paranın karşılığını almanız için yapabildiklerini ve yapamadıklarını bilmeniz şart. Yoksa durumun çek-at makine almaktan ne farkı kalır? O kadar para bayıldınız diye düğmeye bastığınız anda en harika fotoğrafın ekranda belireceğinden emin olmayın. En ucuz makine ile en şahane fotoğrafları çekerken en kral Nikon ile beş para etmeyen bulanık sonuçlar alabilirsiniz. Aradaki değişkene biz “bilgi beceri” diyoruz. Makinenin ayarlarını, pozlama yapmayı, flaşı kontrol altında tutmayı bilmeniz gerek. Bu ayarlar makineden makineye değişir ve bu bilgileri en sağlıklı edinebileceğiniz yer de makinenin kendi kılavuzudur. Bir miktar bilgi ve bolca heves ile en kıytırık makineden bile şahane sonuçlar alabileceğinize emin olun.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları2. Aksesuarlarınızı hazır tutun: Dijital kameralar birer pil canavarıdır. En az 2000 miliamperlik piller almalısınız ve en az iki setiniz olmalı. En az diyoruz farkındaysanız, fazlası her zaman iyidir. Pilleriniz daima şarjlı olmalı. Şarj için makinenizi kullanacağınız zamanı beklemenize gerek yok, doldurup çantasına atıverin. Aynı şekilde hafıza kartını boşaltmaya üşenirseniz son anda evden çıkarken bilgisayara takmanız gerekebilir, bu da gideceğiniz yere en az 10 dakika geç kalacağınız anlamına gelir. Gideceğiniz yer bir partiyse fark etmez ama sizi tatile götürecek otobüsse işler karışabilir.

3. Flaş; kontrolsüz güç güç değildir: Dijital fotoğrafçılıkta sizi batıracak ya da çıkaracak yegane değişken çoğu zaman flaştır. En uygun olan, makinenin flaşını iptal edip harici bir flaş kullanmaktır ki kendimizi kandırmayalım, biz de dahil kimse bunu yapmaz. O halde doğru kullanımı bilmek gerekir. Ne yazık ki bu işin yüzde 50’si makinenizi tanımaksa yüzde 50’si de deneyimdir.

İç mekanlarda flaş kullanmak çoğu zaman doğal olmayan ten renkleri görüntülemenize neden olur ama gerekli olduğu zamanlar da vardır; yani şurada flaş kullanılmaz ama burada kullanılır diye kaideler yok anlayacağınız. Kullandığınız diyafram ayarından haberdar olacak kadar kendinizi geliştirdiğinizde (ki bu kadar gelişmek durumundasınız) makinenizin flaş gücünü kitapçığından öğrenerek daha ustaca sonuçlar alabilirsiniz. Flaş gücünü enstantane hızına bölerseniz flaşın kaç metreye kadar aydınlatabileceğini öğrenirsiniz.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

4. LCD ekranı kapatmak: Zaman zaman LCD ekranı kapatmak, pil ömrü açısından faydalı olacaktır. Kameranızın açılma süresi uzunsa, makineyi kapatmak yerine ekranı kapatmayı deneyebilirsiniz. Makineniz özelliğine göre zaten bir süre sonra uyku moduna geçecektir ancak çekmeniz gereken bir şey olduğunda çok daha hızlı açılacaktır. Boşa flaş patlatmak da pil ömrünü epey azaltan sebeplerden.

5. Beyaz ayarı, tabii yaa!: Bazen fotoğraflarınızın soğuk, mavimsi bir tonu olduğunu fark ettiniz mi? Nedeni mi? Aferin, bir insan makinesini bu kadar bilmez. Neyse üzülmeyin, yalnız değilsiniz, bu en temel fonksiyonu birçok kişi bilmiyor nasıl oluyorsa. Dijital kameralarda beyaz ayarı otomatiğe ayarlanmıştır, bu da iş görür ancak mavimtırak olmaya meyillidir. Dışarıda iseniz, hava pırıl pırıl bile olsa beyaz ayarını bulutlu olarak kullanmayı deneyin. Peki neden? Bu ayar, kameranızın önüne, renkleri olduğundan daha sıcak gösteren hayali bir filtre ekler. Kırmızılar ve sarılar yoğunlaştıkça renkleriniz de canlanır. Tabii polarize filtreler kullanmak da etkili bir yöntemdir.

Pardon, ne dediniz? Dijital makinenize filtre takamıyor musunuz? Elbette aslında “ben ucuzcuyum biraz” demek istediğinizi biliyoruz ve polarize filtre almayacaklar için bir önerimiz var, kaliteli bir güneş gözlüğünü filtre olarak kullanabilirsiniz! Bakın şöyle yapıyoruz, gözlüğü mümkün olduğunca objektife yaklaştırıyoruz, ekrandan çerçevenin yolumuza girmediğine emin oluyoruz ve resmimizi çekiyoruz. Sonuç: daha yoğun renkler ve çok daha etkileyici bir gökyüzü. Güneşi tam omzunuz hizasında tutarsanız, yani güneş ışınlarını 90 derece ile alırsanız sonuç daha da etkileyici olacaktır.

6. ISO demek kalite belgesi demek mi?: Kameranın ISO ayarları herkesin bilmediği ama işe yarar ayarlardır. Herkesin bilmediği derken gizli saklı bir şey değil elbette, ancak kurcalayınca önemli bir şeyleri bozacakmış gibi duran kocaman bir ismi var ya; ISO! ISO, kameranın ışığa karşı olan hassasiyetini ayarlar. Sabit bir nesnenin, örneğin bir çiçeğin fotoğrafını çekiyorsanız düşük bir ISO değeri seçmelisiniz. Bu, enstantane hızını artırır ve resmin daha net çıkmasını sağlar. Hareket eden bir nesneyi çekiyorsanız, daha büyük ISO değerleriyle çalışmalısınız. Yüksek ISO değeri kullanmanız, objektiften içeri daha az ışık girecek anlamına gelir, bu da “noise” denen kalite düşüklüğüne yol açacaktır. Mantıklı bir oran kurmalısınız. Buradan, düşük ışık koşullarında diyafram değerini küçültüp içeri daha çok ışık girmesini sağlayabileceğiniz sonucunu da çıkarabilirsiniz, böylece biz de yeni bir madde açıp bunu ayrıca anlatmaktan kurtuluruz.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları7. Bir profesyonel gibi portre çekmek zor değil: Size mükemmel yaz fotoğrafı çekmenin ufacık ama gizli sırrını açıklıyoruz. Makinenizi 5 yıl önce almadıysanız ne kadar ucuz bir parça olursa olsun “fill flash” ya da “flash on” modu vardır. Flaşınızı makinenin keyfine göre kullanmayıp ayarlamayı öğrenirseniz şahane portreler çekebilirsiniz.

Bu modda makine önce arka planı pozlar, ardından da esas çektiğiniz objeyi biraz aydınlatacak kadar flaş daha ekler. Yani flaşınız çektiğiniz kişinin yüzünde patlamaz. Haliyle kompozisyon başarılı olur ve profesyonel elinden çıkmış gibi görünen bir portre fotoğrafı çekmiş olursunuz. Düğün fotoğrafı çekenler bu tekniği yıllardır kullanıyor! Güneşli bir havada, çekeceğiniz kişiyi gölgelik bir yere alarak en iyi sonucu elde edeceksiniz.

8. Börtü böcek modu: Ya da daha teknik adıyla makro çekim. Bir cisme yaklaştıkça daha önceden farkında olmadığınız sürüyle detay görürsünüz. İşte makinenizle de bunu yapabilirsiniz.

Büyük bir ihtimal, üzerinde çirkin bir çiçek resmi bulunan düğme ile açacağınız makro modu, makinenizin limitleri dahilinde yakın plan çekim yapmanıza izin verir. Makro çekimlerde ‘otomatik focus’un zorlandığını görebilirsiniz. Siz deklanşöre yarım basmaya devam edin, baktınız olmayacak gibi, birkaç cm uzaklaşmayı deneyebilirsiniz. Makro çekim yaparken perspektifin çok garip işlediğini unutmayın, asıl çekeceğiniz kısmı focuslayın ve geri kalan imajın giderek bulanıklaşmasını keyifle izleyin.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları

9. Hafıza miktarı ve çözünürlük problematiği: Dijital kamera alırken bütçenizi bir de flash kart alacak şekilde oluşturmalısınız; zira makinenin yanında verilen kart, karnınız açken gofret yemeğe benzer. Yani reklamlarında doyurduğu söylenir ama aslında hiçbir işe yaramaz.

Almanız gereken minimum miktarları şöyle düşünün: 2 megapiksel kamera için 64 megabayt, 3 mp için 128 MB, 4 mp için 256 MB ve 5 mp için 512 MB. Böylece bir daha kart boşaltmaya çalışırken hiçbir poz kaçırmazsınız.

Peki bu kadar büyük hafızalara neden ihtiyaç var? Çünkü böylece makinenizin elverdiği en büyük çözünürlükte fotoğraf çekebilirsiniz. Eğer parasını verip 5 megapiksel bir makine aldıysanız neden 1024 x 768 fotoğraflar çekeceksiniz ki? Makinenizin limitlerini kullanın, sıkıştırma kalitesi de düşüneceğiniz son şey olsun.

Peki neden yüksek çözünürlüklü resimler çekesiniz? Çünkü hayatınızın pozunun ne zaman karşınıza çıkacağı hiç belli olmaz; o an geldiğinde bu resmi 640 x 480 çekmiş olmak istemezsiniz değil mi? Hala inat edip “öyle çeksem ne olacak” diyenler lütfen bu çözünürlükte bir resmi bastırmaya götürsünler, bakalım kaç santimlik bir fotoğraf olacak? 2272 x 1704, yani 4 megapiksel bir resim çekerseniz rahatlıkla 20 x25 cm’lik bir baskı alabilirsiniz, hatta bir dergide tam sayfa bile basılabilir bu resim. Bu rakamları, çözünürlüğü 60′a bölerek kolayca elde edebilirsiniz. Unutmayın, büyük resimler küçültülebilir ama küçükler büyüyemez.

Dijital Fotoğrafçılığın Sırları10. Oynaşmadan, sakin: Bütün profesyonellerin tripodu vardır ama elbette tripod sahibi olmakla usta fotoğrafçı olunmaz. Tripodlar bazen elzem ihtiyaç olsa da taşıması, kurması başa bela aksesuarlardır. Gece çekimleri ya da diyafram ayarı gerektiren diğer çekimlerde pek mühim bir hadisedir.

Tabii milimetre kıpırdamadan saniyelerce sabit durabileceğinizi iddia ediyorsanız o başka. Size tavsiyemiz minik tripodlardan edinmeniz. Böylece sıradan bir kutu, yastık vesaire ile yüksekliği ayarlayabilir, minik dev tripodunuz ile de stabiliteyi garanti altına alabilirsiniz.

11. Self timer eğlencesi: Bütün kameralarda bulunan başka bir az kullanılan fonksiyonu keşfetmenizi öneriyoruz: self timer. Self timer, fotoğrafçılık tarihinin en büyük problemine çözüm bulmuştur; kameranın arkasındaki ezik fotoğrafçının mutsuzluğuna!

Dijital Fotoğrafçılığın SırlarıArkadaş grubunuzun takıntılı konservatif tarih tutma meraklısı olarak bellenmeniz, bütün karelerde bir tek sizin 32 dişinizin fotoğraflarda eksik kalması anlamına gelmemeli. Elbette kameranızı tanımadık birilerine emanet edebilirsiniz ama bu durumda (iyiden kötüye doğru ihtimalleri sayarsak) berbat çekilmiş bir kare, yere düşen bir makine ya da ganimetiyle uzaklara doğru hızla koşan bir yabancı ile karşı karşıya kalmaya hazırlıklı olmalısınız. Self timer, uzun pozlamalarla artistik fotoğraflar çekmek için de gayet kullanışlı.

12. Berrak sularda yüzmek: Photoshop’ta filtrelenmiş fotoğraflarınız artık kimseyi etkilemez hale geldiyse belki de onlara tablo gibi çekilmiş akan su fotoğraflarınızı göstermelisiniz. Akan su bulunan bir yerde güzel bir komposizyon yakalayın, diyaframın en az bir saniye açık kalmasını sağlayın (nasıl mı, kullanma kılavuzundan öğrenecektiniz ya) ve her şey keskin ve sabit kalırken suyun ağır çekimde akıyormuş gibi fotoğraflanmasını izleyin. Elbette tripod şart. Hayal kırıklığı yaratmayan sonuçlar için şelale gibi düz, tutarlı ve hızlı akan suları seçmelisiniz. Güneş gözlüğü numarasını ekleyerek diyaframı daha uzun süre açık tutarak daha esaslı fotoğraflar çekmeniz olası.

Facebook'ta Paylaş

Powered by Gürsoy Tasarım
Copyright © 2008 Erdem Gürsoy. All rights reserved.