delete

Coen Biraderler: Kardeş kardeş oynayın

Kardeş kardeş oynayın: Coen BiraderlerKendini Hollywood’un gümbürtüsünden çok sanat yönetmeninin gustosuna yakın gören seçici bir izleyici olabilirsin (“Festival izleyicisi” diye bir şey var değil mi?). Transformers’lara burun kıvırabilirsin. Sinemanın sınırlarında gezinmeyen yönetmenleri vizyonsuz bulabilirsin. Ama siyah beyaz klasiklerden beri film sevmeyi becerememiş eleştirmenlerin bile kalbini ısıtan bir Hollywood çifti var ki, filmlerine karşı koymak imkansız.

“Fargo”, “Big Lebowski”, “O Brother, Where Art Thou?” gibi klasiklerin sorumlusu Coen biraderlerden bahsediyoruz. Coen kardeşleri tanımıyorsan, hatalısın dostum! Kendileri, “En iyi film”, “En iyi senaryo”, “En iyi yönetmen” gibi dallarda ne Oscar’lara, ne Altın Palmiye’lere sahip. Hadi ödülü filan geçelim, hangimiz ukala ama bilgiç, tuhaf ama şefkatli, komik ama çok komik filmlere hayır diyebilir?

Popüler Amerikan sinemasının en egzantrik, en beklenmedik filmlerinin sorumlusu Coen kardeşlerin bir ekonomi profesörü ve bir tarihçinin çocukları olduğunu düşünürsen, filmlerindeki zeka fışkırmasını daha net anlayabilirsin. Joel, New York University’de sinema okuyup kariyerine düşük bütçeli korku filmlerinde başlamış, hatta “Evil Dead”in kurgusunda çalışmış. Ethan ise Princeton’da felsefe okumuş. Taşlar yerine oturuyor değil mi?

Kardeş kardeş oynayın: Coen BiraderlerCoen kardeşlerin sinemaya bulaşması, 1985’teki “Blood Simple”ile gerçekleşti. Zeki bir kara filmdi ve en önemlisi eleştirmenlerin saygısını kaybetmeden izleyicinin sevgisini kazanmıştı. Arkasından gelen filmlerini tümü bugün birer klasik ve hepsi de çok eğlenceli: “Raising Arisona”“Miller’s Crossing” (tamam, bu biraz dramlı olabilir) ve “Barton Fink”. 1994’te <a href="http://www cialis oral jelly.imdb.com/title/tt0110074/” target=”_blank”>“Hudsucker Proxy” ve 1995’te (bizce sinema tarihinin en eğlenceli suç filmi) “Fargo” ve“Big Lebowski” ile unutulmaz sinemacılar olmayı garantilediler. Özellikle “Big Lebowski”nin neredeyese Star Wars kadar sıkı bir kültürü ve takipçisi var.

Kardeş kardeş oynayın: Coen BiraderlerBiraderlerin elinden George Clooney’ler, Brad Pitt’ler, Tom Hanks’ler geçmiş olmasına, filmleri ödülden ödüle koşmasına rağmen, neyse ki stüdyoların ne dense yapan kadrolu yönetmenlerinden biri haline hiç gelmediler. Joel, “Düşündüğünüz kadar sistemin dışında değiliz. Film patronları, parkın dışına çıkmadan kenarda kendi kendimize oynamamıza izin veriyor o kadar” diyor.

Yönetmen demişken, afişlerde Joel’in ismi yönetmen, Ethan’ın adı yapımcı olarak geçiyor ama yapımcılık ve yönetmenlik görevlerini ortaklaşa yürütüyorlar. Ayrıca senaryolar birlikte yazılıyor, kurgu (genellikle takma adla) birlikte yapılıyor.

Kardeş kardeş oynayın: Coen Biraderler2000’lerin başında müzikal (“O Brother, Where Art Thou?”) uzaylı kara filmi (“The Man Who Wasn’t There”), romantik komedi (“Intolerable Cruelty”) gibi türleri deneyen biraderler, 2007’de Oscar’ların tümünü toplayan “No Country For Old Men”ile muhtemelen kariyerlerinin zirvesine çıktı. Acayipliklerinden biraz şımarmış gibi göründükleri “Burn After Reading”i saymazsak, nazik kara komedileri “A Serious Man” ve Oscar’ı nasıl kaptırdığı bizi aşan, 2010’un en iyi filmlerinden “True Grit” gibi işler sayesinde kendileri artık birer Hollywood asilzadesi.

Peki tüm bu başarıyı nasıl karşılıyorlar? Joel anlatıyor: “Bir sabah uyanıyorsun, o gece Oscar ödül törenine gideceğini fark ediyorsun ve kendine soruyorsun: ‘Bu iş nasıl bu noktaya geldi?’”. Ethan ekliyor: “Ve Matt Damon için en kıyak arkadaşım diyebiliyorsun. Bütün bu olanlar çok garip.”

delete

İlerde çevirme var!

delete

Şaban

– İsminiz ne?
+ Şaban.
– Ay ne değişik isim.
+ Yoo doğduğumdan beri aynı, hiç değiştirmedim bunu.

delete

2011’in en iyi on filmi

2011’in en iyi on filmi2011, robotların, büyücülerin, yaratıkların ve nedimelerin yılı oldu. Western’ler hortladı, uzaylılar dünyaya indi ve geriye (tabii hala izlemediysen) tadını çıkaracak sürüyle film kaldı. Karşınızda, (tabii bize göre) 2011’in en iyi on filmi!

Attack the Block: Londra semalarını aydınlatan büyük havai fişek gösterisi sayesinde çaktırmadan gezegenimize inen uzaylılarla mücadele etme görevi, şehrin güneyindeki belediye konutlarında kalan bir grup gencin üzerine kalır.
Niçin izlemeli: İngilizlerin, uzaylı istilası filmlerine okkalı cevabı!

Black Swan: “Kuğu Gölü” balesinde kendine mis gibi bir rol kapan balerin, yavaş yavaş (tabirimizi bağışlayın ama) sıyırmaya ve bale hikayesinin kötü karakteri Odile’e dönüşmeye başlar. Göz kamaştırıcı, akıl karıştırıcı ve ilham verici bir film ama asıl keyfini giderek “arızalı” hale gelmeye başladıkça buluyor.
Niçin izlemeli: Bir Darren Aronofsky filmi olduğunu bilmesek, rahatça David Cronenberg derdik.

Bridesmaids: Erkek komedileri ile (Superbad, 40 Year old Virgin, Knocked Up, Forgetting Sarah Marshall…) tanıdığımız Judd Apatow, bu kez bir kadın komedisi yaptı. Tanımımız aslında hatalı, Hangover’ı alın, erkeklerin yerine kadınları koyun, işte bunu yaptı!
Niçin izlemeli: Kabalaştıkça komikleşiyordu ve muhtemelen bu yıl en fazla güldüğümüz film oldu. Evet, Hangover II’den bile fazla!

2011’in en iyi on filmiContagion: Tüm dünyanın canına okuyan bir salgın için çeşitli ülkelerden doktorlar ayaklanır. Milyonlarca kişinin öldüğü tüyler ürpertici bir hikaye bu kadar mı güzel anlatılır?
Niçin izlemeli: Çünkü zombiler 2010’da kaldı!

Captain America: Cılız oğlan Steve, deli bilim adamlarının elinde bir super kahramana dönüşüyor. İlk yarı şakalarla, komikliklerle geçse de ikinci yarı gümbür gümbür aksiyon!
Niçin izlemeli: Sadece ve sadece gelecek sene gösterime girecek Avengers’a hazırlanmak için!

Crazy Stupid Love: 2011, resmen Ryan Gosling’in yılı oldu! Burada da dev bir çapkını oynayan Ryan, yeni boşanan Steve Carrell’e çapkınlık dersleri veriyor. Sürprizli sonu ile bu yıl en çok eğlendiğimiz filmlerden oldu.
Niçin izlemeli: Sevgilin varsa, birlikte izlerken bundan daha çok kıkırdatacak bir film olmadığı için!

2011’in en iyi on filmiThe Fighter: Profesyonel olmak isteyen kardeşini çalıştıran bir eski boksörün, dağılmak üzere olan hayatını anlatan hikaye, spor filmi maskesinin altına saklanmış bir aile draması!
Niçin izlenmeli: Gerim gerim gerdiği gibi aynı zamanda oyunculuk departmanında da sol kroşe indirdiği için.

The King’s Speech: Aceleyle tahta geçen İngiltere kralı, savaş sırasında derbeder olan ülkesini motive etmek için konuşma yapmadan önce, alışılmadık teknikleri olan bir konuşma hocası ile kekemelik sorununu aşmak zorundadır.
Niçin izlenmeli: Neşeli bir arkadaşlık filmi olması yanında mükemmel bir dönem draması olduğu için.

Midnight in Paris: Biraz da tesadüfen Paris’e yolu düşen nişanlı bir çift, aslında ilişkilerinin düşündükleri gibi olmadığını anlar. Yeni kitabı için ilham almak amacıyla gece yarıları yürüyüşe çıkan erkek tarafı, kalbini şehre kaptırırken nişanlısından soğumaya başlar.
Niçin izlemeli: Konunun karamsarlığına bakmayın, Woody Allen’ın yıllardan beri yaptığı en iyi film ve epey de eğlenceli.

2011’in en iyi on filmi127 Hours: Bir kanyonda sıkışıp kalan dağcının, hayatta kalmak için yaptıkları… Daha fazlasını söylememiz, işin sürprizini kaçıracak.
Niçin izlemeli: Ancak gerçek bir sinema klasiği, klostrofobik bir kanyonda geçen dehşet dolu saatleri bir umut hikayesi olarak anlatabilir.

Mansiyon:

The Tree of Life: Babası ile arasını yapmaya çalışan genç adam, aynı zamanda hayatın anlamı, var olmanın başlangıcı gibi konuları didiklemeye başlar.
Niçin izlemeli: Evet, ağır aksak filmleri izlemiyoruz. Ama sinema bir sanat formu ise, işte bu film gibiler sayesinde! Sinematografi için bile izleyebilirsin, yoksa konu zaman zaman biraz sıkabilir 🙂

delete

What we do in life echoes in eternity

Hayatta yaptıklarımız sonsuzlukta yankılanır. Onurunuzu güçlendirin. Size ne olacağını düşünün. Ve hayal ettiğiniz gibi olun. Kendini yalnız kalmış bulursan. Yeşil bir tarlada, yüzünde güneş. Ve ata binerken düşün. Hiçbir zaman endişelenme. Çünkü zaten hepimiz ölüyüz…



Gürsoylar